Lila Düşler Tiyatrosu

Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu

‘Tiyatro metinleri’ Kategorisi için Arşiv

BALIKLAR HASTALANDI!

Yazar croplatform Nisan 15, 2008

 

(Anaokulu ve 1. sınıf öğrencilerine oyun)

 

HAMSİ

AHTAPOT

KÖPEK BALIĞI

DENİZATI

PALYAÇO BALIĞI

FOK BALIĞI

MÜREKKEP BALIĞI

KİRPİ BALIĞI

 

Ahtapot sahneye girer. Hasta gibidir.

 

AHTAPOT: Ah, ah, ah, karnım ağrıyor. Neler oluyor bana?

 

Hamsi girer. O da hasta gibidir.

 

HAMSİ: Çok karnım ağrıyor, ayrıca başım da dönüyor…

 

AHTAPOT: Aaaa, senin durumun çok kötü Hamsi Kardeş. Büzüşmüş daha da küçülmüşsün.

 

HAMSİ: Senin de kolların kırışmış Ahtapot, hasta mısın?

 

AHTAPOT: Tam bir haftadır bu hastayım. Bu sabah daha da arttı hastalığım.

 

HAMSİ: Acaba neden?

 

Köpekbalığı girer.

 

KÖPEKB.: Heyyyttt, kim beni hasta yaptı çabuk söylesin. Yiyeceğim onu. Dişlerim sarardı güzel dişlerim.

 

HAMSİ: Aman beni yeme Köpekbalığı. Ben de hastayım. Beni yersen daha çok hastalanırsın.

 

AHTAPOT: Benim de durumum kötü. Seni ben hasta etmedim ama yine de yemek istersen al, burada duruyorum. Kaçacak gücüm kalmadı.

 

KÖPEKB.: Seni yiyemem. Kolların kırışmış. Mideme oturursun.

 

Palyaço balığı girer.

 

PALYAÇOB.: Ne, midene mi oturur? Mobilyalarını taşımasına yardım edeyim hemen. Böylece midende rahat yaşar.

 

KÖPEKB.: Eyvah Palyaço Balığı geldi. Hasta olduğum yetmezmiş gibi bir de bunun şakalarını dinlemem gerekecek. İmdaaaatttt.

 

PALYAÇOB.: Niye imdat diye bağırıyorsun Köpekbalığı? Yoksa korkunç bir köpekbalığı mı gördün?

 

HAMSİ: Ay biraz güldüm hatsallık ağrılarım geçer gibi oldu.

 

AHTAPOT: Benim de.

 

KÖPEKB.: Bir daha benimle ilgili bir şakaya gülerseniz dişlerimin ağrısını hissedeceksiniz ben söyleyeyim.

 

Hamsi ve Ahtapot korkarlar.

 

PALYAÇOB.: Böyle şakalar yaptığıma bakmayın. Aslında ben de hastayım. İnanmazsanız bakın, dilim yemyeşil oldu.

 

KÖPEKB.: Yeşil meşil, dilin hala cak cak çalışıyor ya ona bak.

 

AHTAPOT: Burada durarak iyileşemeyiz, hemen bir ilaç bulalım.

 

HAMSİ: Doktor Kirpi balığına gidelim. O ilaç biliyordur.

 

KÖPEKB.: Kirpi balığı mı? Ama o ilaç verirken iğne batırıyor.

 

PALYAÇOB.: Ne oldu Köpekbalığı, iğneden mi korkuyorsun?

 

KÖPEKB.: Yok korkmuyorum. Ben hiçbir şeyden korkmam.

 

Palyaçobalığı şırınga tutar gibi yapar ve Köpekbalığına yaklaşır. Köpekbalığı korkar, kaçar. Herkes güler.

 

KÖPEKB.: Tamam tamam iğneden korkuyorum biraz ama bunu kimseye söylemeyin.

 

HAMSİ: Şey, söylemeyiz ama sen de sürekli bizi ısırmakla korkutma olur mu?

 

KÖPEKB.: Olur, tamam.

 

AHTAPOT: Haydi doktora gidelim.

 

Yüzerek ilerlerler. Yolda kalemiyle dolaşan Mürekkep balığına rastlarlar.

 

MÜREKKEPB.: Mürekkebim bitti, hasta oldum galiba.

 

HAMSİ: Haydi gel Mürekkepbalığı, doktora gidiyoruz.

 

Birlikte yürürler, Denizatına rastlarlar.

 

DENİZATI: Çok kötü çok kötü, nallarım düştü arkadaşlar, mahvoldum ben.

 

PALYAÇOB.: Doktora gidiyoruz Denizatı kardeş. Sen de gel.

 

DENİZATI: Tamam geliyorum.

 

Biraz daha yürürler ve Fok Balığına rastlarlar.

 

FOKB.: Eyvah arkadaşlar. Kürküm kirleniyor. Lütfen bana yardım edin.

 

AHTAPOT: Biz edemeyiz Fok kardeş. Kafamıza göre ilaç veremeyiz sana. Sen de bize katıl, doktora sor derdini.

 

FOKB.: Çok doğru söyledin, haydi gidelim, çirkinleşiyorum durmadan.

 

Sonunda Kirpi Balığına ulaşırlar. Bir masa, ilaçlar, stateskop v.s.

 

KİRPİB.: Hoş geldiniz hoş geldiniz buyurun.

 

Hep bir ağızdan dertlerini anlatırlar.

 

HEPSİ: Benim krküm kirlendi, benim karnım ağrıyor, dişlerim sarardı, mürekkebim bitti…

 

KİRPİB.: Yavaş yavaş, böyle yaparsanız benim başım ağrır önce kendimi iyileştirmem gerekir. Şimdi sıraya girin bakalım, ilk kim geliyor.

 

KÖPEKB.: Ben geliyorum tabii. İtirazınız yoksa.

 

HEPSİ: Yok canım nende olsun, geç tabii, ilk sensin.

 

KÖPEKB.: Hastalandım ben. Dişlerim sararıyor.

 

KİRPİB.: Aç bakalım ağzını… Hmmm… Tamam hastalığını buldum ilacın hazır.

 

Masadan şırınga alır.

 

KİRPİB.: Gel, iğneni yapayım iyileş.

 

KÖPEKB.: Ne iğne mi? Başka ilaç yok mu?

 

KİRPİB.: Hastalığın başka bir diş hastalığı olsaydı hap verirdim ama bu hastalık iğneyle geçer. Haydi gel iğneni yapayım.

 

Köpek balığı kaçar. Kirpi arkada kovalar. Sonunda diğerleri de katılır koşuşturmaya ve Köpek balığını yakalarlar. Kirpi iğneyi yapar.

 

KİRPİB.: Acıdı mı?

 

KÖPEKB.: Yok acımadı hiç. Boşuna kaçmışım.

 

Hep birlikte gülerler.

 

KİRPİB.: Şimdi sıra sizde. Hemen muayene edeyim sizleri. Yalnız arkadaşlar, denizlerimizde hastalıklar arttı, ne yapacağımı bilemiyorum.

 

HAMSİ: Çok doğru söylüyorsun, benim bütün arkadaşlarım hasta. Hamsiler sağlıklı olmayı unuttu.

 

AHTAPOT: Ya bizimkiler. Ahtapotlar büzüştüler.

 

FOKB.: Fok balıkları da artık güzel görünmüyorlar.

 

MÜREKKEPB.: Mürekkep balıkları da artık yazı yazıp resim yapamıyorlar.

 

DENİZATI: Nalsız Denizatı mı olur? Nasıl koşar yüzeriz nalsız? Hepimiz hastalandık.

 

KİRPİB.: Merak etmeyin arkadaşlar, hepinize ilacım var. Yosunlardan yapıyorum onları ama biliyor musunuz, artık yosunlar da hasta. Yakında ilaç da kalmayacak.

 

AHTAPOT: Peki bunun sebebi ne?

 

KİRPİB.: Ne olacak, insanlar. Çeşmelerinden çok su akıyor, suyu boşa harcıyorlar biz balıklara su kalmıyor. Su azalınca hastalıklar başlıyor. İnsanlar biraz dikkat etseler balıklar hastalanmaz.

 

HAMSİ: Haydi çağrı yapalım onlara.

 

HEPSİ: Yapalım yapalım.

 

HEPSİ: Ey insanlar, bu dünya hepimizin,

           Lütfen suyunuzu dikkatli harcayın

           Muslukları açık bırakırsanız eğer

           Önce balıklar sonra siz hastalanırsınız.

 

 

  

 

Yazan: Ümit Kireççi

(Oynamaya değer bulanlar, lütfen oyun

fotoğraflarınızı gönderin paylaşalım) :)

 

Yazı kategorisi: Tiyatro metinleri | Etiketler: , | Leave a Comment »

Bir süre Oyun istemezseniz seviniriz

Yazar croplatform Ağustos 11, 2007

SEVGİLİ TİYATRO SEVERLER!

BİLGİSAYARA AKTARDIĞIMIZ OYUNLARLA İLGİLİ YAŞADIĞIMIZ SIKINTIDAN DOLAYI BİR SÜRE OYUN TALEPLERİNİZE YARDIMCI OLAMAYACAĞIMIZI ÜZÜLEREK BİLDİRİRİZ!

 LİLA DÜŞLER TİYATROSU

Yazı kategorisi: Tiyatro metinleri | Leave a Comment »

Anaokulu için kısa oyun

Yazar croplatform Nisan 24, 2007

Bu kısa oyunu ilk kez 1992 senesinde adını “Küçük Kuklacılar” koyduğum oyunumda geniş geniş kaleme almıştım. Özellikle okul veya yuva korkusu yaşayan çocuklara ulaşmaya çalıştığım bir oyunumdu Küçük Kuklacılar. Ankara izdüşüm Tiyatrosu olarak onlarca yuvada-kreşte bu oyunu 7 sene boyunca sergileme şansı yakalamıştık.

 

İki kişilik oyunumuzda olaylar şöyle gelişiyordu:

 

Tüm kreş çocukları hayvanat bahçesine gitmiş, grip olan Selin okulda yanlız kalmıştır. Bu sırada okula yeni kaydolan bir çocuk evine gitmek isteğini ortalığı yıkarak duyura duyura öğretmen  (oyun sergilediğimiz okulun bir öğretmeni) tarafından odaya sokulur. Tanışma süreci sancılı da geçse sonunda arkadaş olan ikili diğerleri gelmeden birlikte bir şeyler yapmak isterler. Öğretmenin önerisiyle kukla yapmaya, geleceklere de oyun sergilemeye karar verirler.

 

Paylaşımların dostluğu, arkadaşlığı pekiştirdirdiği, kuru laf kalabalığı yerine iyi niyetle birlikteliklerin nerelere ulaşabileceği ve tabii ki okulun öneminin anlatıldığı bir oyun…

 

Yıllar sonra, başında bir işletmecinin değil de gerçek bir eğitimcinin, Muhabbet Oğuzcan‘ın olduğu Erenköy DEHA okulu için ele aldığım oyunu Anne ve Babalar çocuklarına sergilediler 23 Nisan dolayısıyla. Muhteşemdiler sahnede hepsini buradan kutluyorum.

 

İşte Küçük Kuklacılar‘dan bu yana değişen oyunun kısa tam metni:

 

Anaokulunda bir sınıf. Çocuklar uslu uslu oyunlar oynamaktadırlar. Serbest faaliyet saati. Resim yapan, araba süren, top oynayanlar… Bu sırada dışarıdan şımarıkça bir çocuk ağlama sesi duyulur.

 

Çocuklar şaşkın bakışırlar. Ses yaklaşır, öğretmen yanında okula yeni kayıt olmuş bir öğrenciyle girer. Öğrenci kendini yerden yere atmaktadır. Öğretmeni onu incitmeden zapt etmeye çalışmaktadır.

 

ÖĞRETMEN: Ceyda, dur yavaş kolun acıyacak. Yapma canım, annen kapıya kadar çıktı, hava alıp dönecek…

 

CEYDA: Yalan söylüyorsun, annem beni bıraktı gitti. Evime gitmek istiyorum ben…

 

ÖĞRETMEN: Yok çocuğum hiç yalan söyler miyim sana annen dışarıda.

 

Ceyda ağlar. Bu sırada ona bakan çocuklardan biri de ağlamaya başlar. Bu ağlama Meksika dalgası şeklinde yayılır. Öğretmen şaşkın.

 

ÖĞRETMEN: Çocuğum, yapmayın, bari siz ağlamayın, ay çıldıracağım, çocuklar…

 

Telefon çalar…

 

ÖĞRETMEN: Bir telefon eksikti. Bir yere ayrılmayın hemen geliyorum…

 

Öğretmen çıkar. Ceyda ve diğerleri bir süre daha komik ağlarlar. Sonra yorgun düşer susarlar. Bir süre bunun komiğini çıkarırlar. Öğretmen geri gelir.

 

ÖĞRETMEN: Hah, sustunuz mu çocuklar, iyi ağlamayın olur mu?

 

Ceyda başlar diğerleri onu izler, tekrar ağlarlar. Öğretmen çıldırmak üzeredir. Neyse, susarlar.

 

ÖĞRETMEN: Ceyda’cım bak bu yaptığın doğru değil. Burası senin okulun ikinci evin.

 

CEYDA: Burası benim evim değil. Ben evime gitmek istiyorum.

 

ÖĞRETMEN: Yapma Ceyda, bak burada oyuncaklar var, oynarsın onlarla.

 

CEYDA: Benim kendi oyuncaklarım var bunları ne yapayım?

 

ÖĞRETMEN: Tamam, peki buradaki çizgi filmlere ne dersin, televizyona?

 

CEYDA: Benim evde onlardan var.

 

ÖĞRETMEN: Peki ya arkadaş, arkadaşın var mı evinde?

 

CEYDA: Sokakta arkadaşlarım var benim. Orada olsam onlarla oynardım.

 

ÖĞRETMEN: Yani burada kalmak istemiyor musun?

 

CEYDA: Hayır istemiyorum.

 

ÖĞRETMEN: Madem öyle, annene gidip bunu söyleyeyim.

 

Öğretmen çıkar. Çocuklar bir süre yalnız kalırlar. Ceyda’ya bakarlar. Göz göze geldiklerinde Ceyda onlara sert bakar. Sonunda çocuklardan biri ona yaklaşır.

 

MURAT: Bak benim topum var.

 

CEYDA: E, ne olmuş, benim de evde var.

 

SİNAN: Bak benim arabam var.

 

CEYDA: İyi, içine gir de git başımdan.

 

SİNAN: Ben bunun içine giremem ki.

 

CEYDA: Onun içine giremiyorsan cebine sok o senin içine girsin.

 

MÜGE: Bak bebeğime.

 

CEYDA: Koca kafalı bir bebeğe niye bakayım ben.

 

MÜGE: Ama benim bebeğim koca kafalı değil ki.

 

CEYDA: Koca kafalı koca kafalı, senin gözlerin küçük ondan sana o kafa küçük geliyor.

 

SELİN: Bak…

 

CEYDA: Ay bu ne, bak bak bak… Bakmak istemiyorum, ben eve gitmek istiyorum.

 

SELİN: Tamam, bakma o zaman…

 

MÜGE: Ne olacak şimdi, Ceyda evine mi gidecek?

 

MURAT: Bırakalım gitsin bence.

 

SİNAN: Hiç olur mu? Bırakırsak, evine giderse okulda öğrendiklerimizi öğrenemez.

 

SELİN: Oyun da oynayamaz.

 

MURAT: Arkadaşı da olmaz çok.

 

MÜGE: Faaliyet de yapamaz.

 

MURAT: Peki ne yapacağız? Ceyda’yı bağlamayacağız herhalde?

 

SELİN: Bağlarız ama ben düğüm yapamıyorum, kaçar.

 

SİNAN: Siz bağlayın ben düğüm atayım. Ben ayakkabı bağlamasını öğrendim.

MÜGE: Saçmalamayın, Ceyda ayakkabı mı?

 

SELİN: Ceyda’nın boyu çok uzun, o bence ayakkabı değil çizme…

 

MURAT: Çizme bağlamayı bilen var mı?

 

SİNAN: Ben denerim.

 

MÜGE: Olmaz. Onu bağlayamayız. Onunla arkadaş olmalıyız.

 

MURAT: Nasıl olacak bu?

 

MÜGE: Yaklaşın, benim bir planım var!

 

Aralarında konuşurlar. Bundan sonrası doğaçla karışık eğlencedir. Ceyda’ya göstermek istedikleri oyuncakla çocuklar sırayla yaklaşırlar, çarparlar, takılırlar v.s. Ceyda onları başlangıçta çok kızgın kovalarken sona doğru eğlenmeye başlar. Eğlendiğini belli etmemeye çabalar.

 

Sonunda tüm çocuklar eğlenmeye başlayınca Ceyda onları kovalar. Güle oynaya koştururken Sinan takılarak düşer. Diğerleri de onun üzerine düşerler ve yerde kahkahalar atarlar. Bu sırada öğretmen girer.

 

ÖĞRETMEN: Evet, Ceyda ben… Aaaa neler oluyor burada, kavga mı ediyorsunuz?

 

Çocuklar suskun Ceyda’ya bakarlar.

 

CEYDA: Hayır öğretmenim, oynuyorduk.

 

ÖĞRETMEN: Aaa, Ceyda bana ilk defa öğretmenim dedi. Demek oynuyordunuz.

 

CEYDA: Evet….

 

ÖĞRETMEN: Güzel. Ama oyun buraya kadarmış, annen bekliyor. Seni eve götürecek.

 

Sessizlik olur. Ceyda ikileme düşer. Kapıya doğru gider, geri döner, bir türlü kapıdan çıkamaz.

 

CEYDA: Şey, çantamı unuttum. Aa, kalemim kalmış. Dışarıda hava soğuk galiba….!

 

Sonunda Ceyda öğretmenin elini tutar ve kapıya doğru giderler. Çocuklar merakla olacakları izlemektedirler.

 

SİNAN: Ne dersiniz, gidecek mi?

 

MÜGE: Boşuna uğraştık, arkadaş olamadık.

 

MURAT: Buraya kadarmış, ne yapalım!

 

SELİN: Bir arkadaşımızı kaybediyoruz, çok duygulandım, şimdi ağlayacağım.

 

Selin ağlamaya başlayınca diğerleri de daha önceki gibi ona katılırlar. Ceyda da kapıdan katılır, çıkamaz. Öğretmen şaşkın.

 

ÖĞRETMEN: Çocuklar ne oldu, neden ağlıyorsunuz, Ceyda sen neden ağlıyorsun?

 

CEYDA: Arkadaşlarım ağlıyor da ondan ağlıyorum öğretmenim.

 

ÖĞRETMEN: Takma kafana, az sonra evine gideceksin, orada seni ağlatacak bir şey olmaz.

 

CEYDA: Ama beni arkadaşlarım az önce çok güldürdü. Eğer eve gidersem ağlatacak arkadaşım olmayacağı gibi güldürecek arkadaşım da olmayacak.

 

ÖĞRETMEN: Yani bu durumda?

 

CEYDA: Ben karar verdim burada kalıyorum.

 

ÖĞRETMEN: Annene söyleyeyim o zaman. Bugün derslere giriyorsun, yarın da seni getirmesine gerek olmaz.

 

CEYDA: Hayır, ben bugün gitmiyorum, yarın da arkadaşlarıma ve okula geri geleceğim. Tamam mı?

 

ÇOCUKLAR: Tamam.

 

CEYDA: Çantamı bırakayım. Eşyalarımı bırakayım. Tamam. Arkadaşlar, öğretmenimiz gelmeden önce nerede kalmıştık?

 

MÜGE: Sen bizi kovalayıp üstümüze düşmüştün.

 

CEYDA: İyi, o zaman kaldığımız yerden devam edelim.

 

Kısa bir sessizliğin ardından Ceyda arkada çocuklar önde koşuşturma başlar.

 

ÖĞRETMEN: (DIŞARI SESLENİR) Ceyda’nın annesi, Ceyda burada kalmaya karar verdi. Yarın da yarından sonra da, her gün okula gelecekmiş. İsterseniz siz gidin, biz arkadaşları ve öğretmenleri Ceyda’ya çok iyi bakarız.

 

Sınıfa döner.

 

ÖĞRETMEN: Çocuklar yavaş, koşmayın, iyi tamam koşun ama bugünlük, öyle her gün güreş olmaz sınıfta. Siz neden bana bakıyorsunuz? Olmaz, hayır, imdaaaattt, öpmeyin beniii, imdaaatttt…

 

Çocuklar öğretmene saldırırlar, öperler, müzik. 

 

 

 

 

 

 

Yazı kategorisi: Tiyatro metinleri | 16 Comments »

Kısa Oyunlar

Yazar croplatform Mart 6, 2007

AKILLI EŞEK
Kişiler
Çiftçi – öküz – Eşek – Köpek – İki işçi

1. Perde
(Arka plânda dağlar, tepeler ve ağaçların olduğu bir resim yer alır. Çiftçi bir köşede oturmuş, yere mendilini sermiş yemek yer. Bir yanında su testisi durur. Köpeği yanında yatar. Arkasında kürek ve tırmık vardır. Az ötede eşek ve öküz yan yana otlar. Ara sıra kafalarını kaldırıp birbirlerine bakarlar. Çiftçi gülerek onları dinler.)
(Çiftçi başına siperli bir şapka takmıştır. Süvari pantolon ve yelek giymiştir. Ayağında deri çizmeler vardır. öküz, eşek ve köpek basit bir maske ile belirtilir.)
öküz (şikâyet ederek)— Sen bütün gün durmadan çalışmanın ne demek olduğunu biliyor musun?
Tam o canım otları ağzıma alırım, hevesim kursağımda kalır.
Eşek (merakla)— Niyeee?
öküz (biraz kızarak)— Niye mi? Niye olacak? Tarla sürülecek derler, alır götürürler. Yük taşınacak derler, alır götürürler. Durmadan emir verirler. Sıkıysa yapma. Yoruluyor mu demezler, aç mı demezler. Biliyor musun? Şimdiye kadar şöyle doya doya bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Hep senden arta kalanları yiyorum.
(Köpek yerinden kalkar. Etrafa bakınır. Koşmaya başlar.)
Köpek— Hav… Hav… Hav…
öküz— Ya sen n’apıyorsun dostum? Bütün gün ahırda uyuyorsundur Allah bilir. Sahibimize nasıl yaranmamız gerektiğini de iyi bilirsin. Eee.. İş yapmadan yemek yiyebildiğine göre. Çok rahatsın çoook!…
Eşek (gülerek)— Vah Vah… Zavallı kardeşim benim! Sana acıdım doğrusu. Şimdi kulaklarını aç ve söyleyeceklerimi iyi dinle.
öküz— De bakalım ne söyleyeceksin?
Eşek— Bak şimdi! Seni götürmek için geldikleri zaman sakın yerinden kalkma. Her gönderilen yere gitmek zorunda değilsin ya…
öküz (merakla)— Pekii… Ya kızarlarsa n’apcam?
Eşek— Canım biraz sabredeceksin. Hiçbir şey kolay değildir ki. Gözlerini kapat, hiçbir şey yeme. Su bile içme.
öküz— Eee?
Eşek— Eeesi, böyle davranırsan iş yapmaktan kurtulursun. Bir güzel dinlenir, keyfine bakarsın.
Çiftçi (kendi kendine gülerek)— Sizi gidi yaramazlar sizi. Neler de düşünüyorlar… (Perde kapanır.)

2. Perde
(Sahneye loş bir ışık verilir. Ahır dekoru oluşturulur. San renkli kâğıtlar kırpılarak kurumuş otlar yapılabilir. Kürek ve süpürge durur bir köşede. öküz ve eşek yularla bağlanmış, otların üzerinde yatarlar. Gözleri kapalıdır. Dışarıdan bir horoz sesi gelir. Bu sırada işçiler ahıra girer.)
1. Sahne
(İşçiler yıpranmış giysiler giyerler. Ayaklarında lastik ayakkabılar vardır. Başlarında siperli şapkalar vardır.) 1.
İşçi— Kalk bakalım koca öküz! Bu kadar uyumak yeter. Şimdi çalışma zamanı. (Şöyle hayvana bir iki şaplak vurur.)
1. İşçi— Hadi kalksana, ne lâf anlamaz hayvansın sen!
2. İşçi (kızarak)— Hıı… Demek kalkmıyorsun ha… Ben sana yapacağımı bilirim.
(Ayağıyla öküze bir tekme atar. öküz inlemeye başlar.)
1. İşçi— Vurma, vurma! Hasta galiba baksana. İnim inim inliyor.
2. İşçi— E öyleyse ağaya söyleyelim de bir çaresine baksın.
1. İşçi— Sen bir koşu git haber ver. (2. İşçi koşar adım ahırdan çıkar. 1. İşçi süpürgeyi eline alır. Homurdana homurdana ahırı temizlemeye başlar.)
1. işçi— Şunlara bak, ne rahat yatıyorlar.
Eşek (Yavaşça)— Baksana derdi olan tek sen değilsin.
öküz— Yaa… O da bizi dertsiz sanır. Baksana ne diyor? Rahat rahat yatıyor muşuz? Gel sen onu bana sor. Sanki tarlayı bu sürüyor.
Eşek— Doğru söylüyorsun valla. İşleri güçleri bize sopa çekmek. Hınçlarını bizden alıyorlar.
öküz— N’aparsın dostum, yapacak bir şey yok.
(Tam o sırada 2. işçi koşar adım ahıra girer.)
2. İşçi (yorulmuş)— Uff… Canım çıktı valla!
1. İşçi— Ne yapacakmışız şimdi? Sordun mu?
2. İşçi— öküz hastaysa, eşeği çıkartın işe, dedi.
Eşek (ağlamsı)— Neee!
(Anırmaya başlar.)— AiLAii…
1. İşçi (gülerek)— Baksana duydu sanki. Nasıl da acızlanıyor?
(İşçiler gülüşürler. 7. İşçi eşeğin yularını çözer. Çekmeye başlar.)
1. İşçi— Gel bakalım koca kulak, bugün benden çekeceğin var.
2. İşçi— Hadisene hımbıl hayvan!
Eşek (Acı acı artırır.)— Aii.. Aii… (Eşek istemeye istemeye yürür.)
(Sahne kararır.)

2. Perde
(Sahne yavaş yavaş aydınlanır. öküz ahırda keyifli keyifli yatmaktadır.)
öküz— Ne kadar güzel oluyormuş yatmak. Yiyorum, içiyorum, yatıyorum. Bundan iyi beylik mi olur?
(Gür bir sesle)— Mööö…
(Bu sırada 7. İşçi eşeği getirir. Yularından bağlar. Eşek bitkin bir hâldedir. İşçi ahırdan çıkar. Eşek kendini yere atar.)
Eşek—Ahh.. Uff.. bacaklarım!… Her yanım kırılıyor.
öküz— Ne oldu dostum? Ne bu hâlin? Şıpır şıpır ter damlıyor her yerinden.
(Eşek şöyle bir başını kaldırır, kızgın kızgın bakar. Yine başını yere koyar.)
öküz— Ne o, çalışmak zor geldi galiba. Çok mu yoruldun?
(Eşek bu kez başını hızla kaldırır.)
Eşek— A benim canım kardeşim, yoruldum yorulmasına tabi. (ağlamsı) Ama beni asıl üzen başka bir şey var.
öküz— Neymiş o? De bakalım. Derdini söylemeyen derman bulamazmış.
Eşek— Sana bir sürü nasihat verdim. Esirlikten kurtuldun böylece.
öküz (hayretle)— Eee.. Bunun üzülecek nesi var.
Eşek (kurnazca)— öyle diyorsun da… Bugün sahibimizin işçilerle konuşmasına şöyle bir kulak kabarttım;
öküz (merakla)— Ne diyordu?
Eşek— “öküz eğer iyileşmezse, onu götürüp satın.” diyordu.
öküz ‘(Telâşlı, şaşkın)-….. Ne dedin, ne dedin?
Eşek— Valla dostum, senin işin kötü. Yakında satılacağın için çook üzülüyorum. Anladın mı şimdi niye perişan bir hâlde olduğumu!
öküz (Telâşlı, kendi kendine konuşur.)— Nasıl olur? Beni nasıl satarlar? Yok yook… Buna imkân yok!…
(Yerinden kalkar, hızlı adımlarla dolaşmaya başlar.)
öküz— Ya sahiden satmaya kalkarlarsa. N’aparım ben o zaman?
Eşek— Sana yardım edemeyeceğim için beni affet kardeş! N’apiim senin yerine satılmaya gidemem ya!
(öküz telâşla eşeğin yanma gelir.)
öküz (yalvararak)— Dostum n’olur beni kurtar?
Eşek (kurnazca)— Ne yapsak bilmem ki…
(Eşek birden aklına bir şey gelmiş gibi yapar, ayağa kalkar.)
Eşek— Dur bakalım, aklıma parlak bir fikir geldi.
öküz (merakla)— Neymiş o? Hadi söyle! .
Eşek— Şimdi yem getirecekler ya! .
öküz— Eee…
Eşek— Onun hepsini ye. Güzelce suyunu da iç. Sesini şöyle bir yükselt. Neşeli neşeli bağır. Hareketli görünmeye çalış. Böylece senin iyileştiğini görüp satmaktan vazgeçer sahibimiz. Sen de yine eskisi gibi işine dönersin, oldu mu?
öküz (heyecanlı)— Tamam… Tamam. Hepsini yaparım. (O arada kapı açılır. İçeri 1. İşçi girer. Elinde yem dolu bir kap ve bir kova su vardır. Bunları öküzün önüne koyar.)
1. İşçi— Bunu da yemezsen gerisini sen düşün. (gülerek) Kasapta bulursun kendini alimallah!
(1. İşçi dışarı çıkar. Sahne kararır, sonra yine açılır. Dışarıdan köpek havlaması ve horoz sesi gelir. Eşek uyur. öküz ayağa kalkar, silkinir, gür bir sesle möölemeye başlar. Eşeği de uyandırır.)
Eşek (sinirli)— Canım bağır dediysek bu kadar da demedik ya! Sabahın bu saatinde eşek uyandırılır mi hiç.
(Kapı açılır, içeri işçiler girer.)
2. işçi— Ooo… Bizim koca öküz ayaklanmış baksana.
1. İşçi— Dün dediklerimi anladı galiba. Anlaşılan kasaba gitmeye hiç niyeti yok.
(İkisi de gülüşürler.)
2. İşçi— Gel bakalım… Yatmak iyiydi değil mi? Oh, ekmek elden su gölden…
1. işçi— Çalışmayana ekmek var mı?
öküz— Mööö… Eskisinden çok daha fazla çalışacağım şimdi.
(Ahırdan çıkarlar. Eşek seyircilere döner.)
Eşek (öğüt verircesine)— Siz siz olun, sakın kimsenin işine burnunuzu sokmayın.
(Perde kapanır.)
Uyarlayan: Sema Devir 

 

TRAFİK CANAVARI
Kişiler:
Sunucu
Ekrem Kulaksızoğlu
Feridun Yanıkyüz
Hidayet Dörtparmak
Üzeyir Sarıkaş

Dekor: Arka plânda trafik işaret levhaları. Sahne ortasında beş koltuk, üç sehpa vs.,.
(Perde açıldığında; sunucu ortada oimak üzere tüm kişiler oturmaktadırlar, Kişiler meslekierine uygun giyinmişlerdir.}

SUNUCU – İyi akşamlar, sevgili seyirciler… Ülkemiz ne yazık ki, trafik kazalarında dünyada liste başı… Trafik canavarı, nâm-ı diğer trafik azraili günde ortalama 10-15, yılda 7-8 bin kişinin canını almakta… Ayrıca bu ejderha, arkasında binlerce sakat gözü yaşlı, bağrı yanık, öksüz ve milyarlarca maddî zarar bırakmaktadır… Bu trafik canavarına artık kırmızı ışık yakmalıyız… Bu trafik canavarını kıtır kıtır kesmeliyiz… Suçlu kim? Bu yaranın ilâcı ne? Bu trajediyi kimler sahneliyor? Yanlış nerede? Bu canavar suyu nereden içiyor? İşte bu sorulara cevap bulabilmek amacıyla bir tartışma programı hazırladık… Konuklarımızla burada bu sorunu enine boyuna tartışacağız… Bu program sayesinde bir trafik kazasını bile önlesek kendimizi mutlu sayacağız… Evet, şimdi sayın tartışmacıları tanıtayım sizlere: Şehirlerarası otobüs sürücüsü sayın Ekrem Kulaksızoğlu… Trafik görevlisi sayın Feridun Yanıkyüz… Minibüs sürücüsü sayın Hidayet Dörtparmak… Yaya sayın Üzeyir Sarıkaş… Evet, sayın tartışmacılar, açık sözlü olalım, acımasızca eleştirelim birbirimizi… Kibar olmanın sırası değil. Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmasın. Unutmayın herkes mensup olduğu kesim adına konuşacak…
DöRTPARMAK- Sayın Sunucu, şimdi ben traktör, bisiklet, tren, gemi, uçak sürücüleri adına da mı konuşacağım?
SARIKAŞ – Tabii… Onlar da sizin meslekten… Hatta at sürücüleri adına da konuşacaksınız.
DöRTPARMAK – Yok eşek!.. Eşek sürücüleri adına da mı konuşacağım yani?
SUNUCU – Evet, sayın Dörtparmak, tüm sürücüler dedik ya!.. Hatta el arabası sürenler adına da konuşacaksınız.
DöRTPARMAK-Yok deve!..
SUNUCU – Deve sürücüleri adına da konuşacaksınız.
YANIKYÜZ – Sayın Sunucu, siz kendinizi tanıtmayı unuttunuz…
SUNUCU – Unutmadım efendim, gerek görmedim. Beni tanımayan var mı?
KULAKSIZOĞLU – Var. Kusura bakmayın, ben sizin adınızı bilmiyorum.
SUNUCU – Nasıl otur? Siz televizyon izlemez misiniz?
KULAKSIZOĞLU – Haayır. Ben gece gündüz yollardayım. Yemek molalarında bazen izliyorum. Ama sizi hiç görmedim.
YANIKYÜZ – Ooo, çok uzattınız ama!.. Sayın Sunucu, yemin mi ettiniz adınızı söylememeye? Söyleyin gitsin efendim.
SUNUCU – Bu bir gurur meselesi, nasıl tanımazlar beni?
KULAKSIZOĞLU-Tanımıyorum efendim, zorla mı?
DöRTPARMAK – Trafik tıkandı… Sayın Kulaksızoğlu, sayın Sunucu’nun adı Tacettin, soyadı da Dişiaçık… Şimdi rahat ettin mi?
KULAKSIZOĞLU – Dişiaçık mı? Ne ilginç bir soyadı…
SUNUCU – Beğenemediniz mi? Sizin soyadınız mı iyi. Kulaksızoğlu… Babanızın mı, dedenizin mi kulağı yoktu?
KULAKSIZOĞLU – Dedemin yokmuş, ne olacak?
DöRTPARMAK- Beyler, sakin olun. Trafik kazalarını tartışırken, elinizden bir kaza çıkmasın… Ona bakarsanız, hepimizin soyadları cins… Yok Dörtparmak, yok Yanıkyüz, yok Sarıkaş…
YANIKYÜZ – Lâubalilik istemem! Dedem bu soyadını nerden almış biliyor musunuz?..
SARIKAŞ – Biliyorum, nüfus memurluğundan…
YANIKYÜZ – Rahmetli çok yiğitmiş! Kavgadan hiç çekinmezmiş. Kalleşlik İştef Uyurken arkadaşı yüzüne kızgın demir basmış. Adı yanık yüze çıkmış… Tabii o arkadaşının suyunu ısıtmış rahmetli!..
SARIKAŞ – Hamamcı mıymış dedeniz?
YANIKYÜZ – Laubalilik istemem! Yeilovv kaş.
SARIKAŞ – Ne demek istedi şimdi bu?
SUNUCU – ingilizce yeilovv sarı demek, sayın Sarıkaş.
SARIKAŞ – İngilizce yüz ne demek?
SUNUCU – Bilmiyorum, daha oraya gelmedik.
DöRTPARMAK – Sayın Sunucu, siz bu tartışmayı yönetmekle görevlisiniz. Niye gereksiz tartışmaları önlemiyorsunuz?
SUNUCU – Sayın Dörtparmak, siz hiç zorunlu olarak şerit değiştirdiniz mi? Ben de zorunlu olarak girdim bu tartışmaya.
YANIKYÜZ – Sayın Dörtparmak şerit değiştiremez, basarım cezayı! Daktilo şeridi mi değiştiriyor öyle?
DöRTPARMAK – Biz sürücüleri siz sinir yapıyorsunuz. Biz sinir olunca da kaza oluyor.
YANIKYÜZ – Sinirli insanlar sürücü olmamalı!
SUNUCU – Nihayet tartışma başladı…
YANIKYÜZ – Trafik kazalarının çoğu sürücü hatasından kaynaklanıyor.
KULAKSIZOĞLU – Bu sözleriniz gerçeği yansıtmıyor, sayın Yanıkyüz.
YANIKYÜZ – Bana yalancı mı diyorsunuz yani?
SUNUCU – Bu kadar da kibar olmayın demedik beyler. Sayın Yanıkyüz, trafik kazalarının tek suçlusu sürücüler değil.
SARIKAŞ – Yüzde doksan onlar suçludur!
DöRTPARMAK – Sizin matematiğiniz de zayıf, sayın yellovv, pardon Sarıkaş.
SARIKAŞ – Ben yüzde hesaplarını yüzde yüz bilirim!
KULAKSIZOĞLU – Kazaların asıl nedeni siz yayalarsınız. Sayın Sunucu, sayın Sarıkaş yolcular adına da tartışacak mı?
SUNUCU – Evet. Tüm yayalar, tüm yolcular, yani sürücü ve trafik görevlilerinin dışında kalan tüm İnsanlar adına tartışacak. Yani… Bu kadar.
SARIKAŞ – Balıkçı kayıklarını… Ben ne diyecektim? Neyse ben kazazedelerin adına da tartışacağım.
DöRTPARMAK – Benim için fark etmez, ister kazazedeler adına, isterse ilçezedeler adına tartışın.
SARIKAŞ – Sayın Sunucu, müdahale etmeyecek misiniz? Bakın alaylı konuşuyor!
SUNUCU – Becerebiliyorsanız siz de konuşun. Gerçekleri su yüzüne çıkarın da, nasıl çıkarırsanız çıkarın.
SARIKAŞ – Gerçek, zeytinyağı gibi suyun üstünde… Trafik kazalarının nedeni sürücülerdir. Her minibüse
binişimde, her önüme minibüs çıkışında yüreğim ağzıma geliyor…
DöRTPARMAK – Madem öyle, çiğneyin yüreğinizi tekrar yutun. Biz Azrail mi olduk ki, o kadar korkuyorsunuz?
YANIKYÜZ – Siz sürücüler Azrail’in mesai arkadaşısınız.
SUNUCU – Sayın tartışmacılar, birbirinizi kuru kuruya suçlamayın. Suçlamalarınıza kanıtlar gösterin, Sayın Yanıkyüz, neye dayanarak sürücüleri Azrail’e benzetiyorsunuz?
YANIKYÜZ – Neye olacak, can almalarına dayanarak söylüyorum.
DöRTPARMAK – Biz can almıyoruz, can kurtarıyoruz. Cankurtaran sürücüleri her gün can kurtarıyorlar;
İşte haber?
SARIKAŞ – Ne yani sürücülerin hiç mi hatası yoktur?
DöRTPARMAK – (Makamla) “Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni.” Asıl suçlu siz yayalarsınız. Daha yürümesini bilmiyorsunuz. Caddede Leylâ gibi yürüyorsunuz.
YANIKYÜZ – Tabii sizler de Mecnun gibi sürüyorsunuz arabayı Leylâ’nın üstüne…
DöRTPARMAK – övünmek gibi olmasın, bizler Mecnun gibi de severiz.
SARIKAŞ-Sevsinler! :
YANIKYÜZ – Siz sürücüler içmeyi de seversiniz. Alkol sizi çarpar, siz de arabayı…
KULAKSIZOĞLU – Çarpıtıyorsunuz sayın Yanıkyüz. Bazı arkadaşlarımız bazen İki tek atıyor diye, hepimizi alkolik sayamazsınız. Yayalar ve siz içmiyor musunuz sanki? Yayalar içiyor, zilzurna olup, lodosa yakalanmış sandal gibi ışık, levha dinlemeden caddede sallanıyorlar. Trafik de altüst oluyor. Hem kendi canlarını, hem de sürücülerin başlarını yakıyorlar. Sayın Yanıkyüz, yayalara neden alkol muayenesi yapmıyorsunuz?
YANIKYÜZ – Hangi birine yapalım? Hem yayaların alkol almaları, trafik açısından o kadar tehlike arz etmiyor.
DöRTPARMAK – Şarz mı ediyor yani?
SUNUCU – Sayın sürücüler, ama sizler can taşıyorsunuz…
DöRTPARMAK – Patlıcan taşıyan kamyon sürücüsü arkadaşlarımız da var…
SUNUCU – Yok mu dedik yani?
DöRTPARMAK – Bir damla neye yarar? Basın sayın ağzı pardon Dişiaçık, biz sürücüler de alkol alıyoruz, ama ne zaman? Akşam evde, düğünlerde, eğlencelerde…
YANIKYÜZ – Siz onu benim külahıma anlatın.
DöRTPARMAK – Hani külahınız yanınızda yok?..
YANIKYÜZ – Şimdi sizinle külahları değişeceğiz. Sizi nazik olmaya davet ediyorum.
DöRTPARMAK – Düğüne davet edecek değilsiniz ya!
’134′
YANIKYÜZ – Siz sürücülerin bir hatanız da böyle çok, dik ve argo konuşmalarınızdır.
DöRTPARMAK – Kargo kullanan bir arkadaş var, o çok argo konuşur. Bu işin raconu bu.
SARIKAŞ – Sizin minibüsleriniz de meyhane gibi… Teybi sonuna kadar açıyorsunuz. Kendinizi müziğe kaptırınca da kuralları çiğniyorsunuz.
DöRTPARMAK – Biz kural değil, sakız çiğneriz… Ne yani siz müzik dinlemiyor musunuz?
SARIKAŞ – Ben müzik dinlerim. öyle arabesk dinlemem.
DöRTPARMAK- Kenarbesk mi dinlersiniz?
KULAKSIZOĞLU – Bizler yolcuları mutlu edebilmek için müzik çalıyoruz. Ayrıca müzik sürücüyü rahatlatır. Müzik kazalara yol açmaz, kazalara yol kapatır.
YANIKYÜZ – Siz otobüs sürücüleri, müziği kendi ruhunuz İçin değil, bayan yolcuların ruhlarını etkilemek için çalıyorsunuz. Şarkıcı “yallah şoför” dedikçe, siz de aynadan bayanları dikizliyorsunuz. Oysa gözlerinizin önünüzde oln^şı, gerekiyor. Havanız o biçim! Apoletli gömlek, Mercedes markalı kravat, düşük kemer pantolon, ikide bir yağlanıp taranan saçlar, gözlük, ağızda Marlboro sigarası… Habire hava basıyorsunuz.
KULAKSIZOĞLU – Hava basmazsak araba arıza yapar… Bayanlar konusunda da günahımızı alıyorsunuz. Onlar bizim kardeşlerimizdir. Biz onlara yan gözle bakmayız.
YANIKYÜZ – Bu sözlere benim karnım tok…
KULAKSIZOĞLU – Buraya gelmeden önce bu sözleri mi yediniz?
YANIKYÜZ – Lâubalilik istemem!
SARIKAŞ – Niye kabul etmiyorsunuz, trafik anarşisini yaratan siz sürücülersiniz.
DöRTPARMAK – Siz neden trafik canavarının pençeleri olduğunu kabul etmiyorsunuz? Hiçbir trafik kuralını bilmiyorsunuz. Ansızın önümüze çıkıyorsunuz. Bizleri yanıltan hep sizlersiniz. Aslında sizlere de yaya ehliyeti vermeleri gerekir. Yürümesini bilmeyene ehliyet verilmemeli.
YANIKYÜZ – Ne yazık ki, bu konuda size hak vermek zorundayım sayın Dörtparmak. Maalesef yayalar da çok ihlâl ediyorlar trafik kurallarını. Ehliyeti olmayan yaya trafiğe çıkmamalı.
SARIKAŞ – Ehliyeti olmayan işe gidemeyecek mi yani?
YANIKYÜZ – İşine gelirse!.. Ne kırmızı, ne cadde, ne yaya geçidi, ne levha, ne polis, ne korna, ne durak dinliyorsunuz! Dağda yürür gibi şehir içinde yürüyorsunuz.
DöRTPARMAK- (Alkışlar.) Yaşşa, bravo, sayın Yanıkyüz!
YANIKYÜZ – Gösteri istemez!.. Nedir siz yayalardan çektiğimiz? Yaya geçidi varken, akrobat olup demir parmaklıklardan atlıyorsunuz! Maradona topa nasıl çalım yapıyorsa, siz de arabalara öyle çalım yapıyorsunuz!
KULAKSIZOĞLU – Ağzınıza sağlık, sayın Yanıkyüz!
YANIKYÜZ-Yağ istemez!..
SARIKAŞ – Ya siz, ya siz!.. Ağzınızda düdük, belinizde tabanca… Kendinizi kovboy sanıyorsunuz. Biniyorsunuz bedava arabaya, bol bol geziyorsunuz… Çıkıyorsunuz sürücü avına. Zevk İçin durduruyorsunuz arabaları, basıyorsunuz cezayı!..
DöRTPARMAK – (Alkışlar.) Yaşşa, bravo, sayın Sarıkaş!
SARIKAŞ – Eğer siz trafik görevlileri görevinizi iyi yapsanız kazalar bu kadar çok olmaz!
YANIKYÜZ – Size kırmızı ışık yakıyorum, durun!
SARIKAŞ – Sizler de sürücülerin yarısı kadar suçlusunuz!
DöRTPARMAK- Hayır, siz yayaların yarısı kadar…
SARIKAŞ – Bu trafik canavarının başı siz sürücülersiniz,
YANIKYÜZ – Çok doğru. Ayaklan da siz yayalarsınız.
SARIKAŞ – Gövdesi de siz görevlilersiniz.
SUNUCU – Evet, tartışma bir sonuca ulaştı demektir. Ortada bir canavar var. Bu canavarı sürücüler, yayalar ve görevliler oluşturuyor.
KULAKSIZOĞLU -Ya hava koşulları, ya hayvanlar, ya yolların durumu, ya araçlar, ya elde olmayan nedenler?
SUNUCU – Onlar da canavarın kuyruğu, boynu, midesi falan oluyor.
YANIKYÜZ – Bizler bu canavarın bir parçası değil, düşmanıyız!
KULAKSIZOĞLU – Suçlu siz trafik görevlileri ve yayalardır!
SARIKAŞ – Suçlu siz sürücüler ve görevlilerdir! YANIKYÜZ – Suçlu sürücüler ve yayalardır! DöRTPARMAK – Suçlu sizlersiniz! (Yanıkyüz’ün yakasından tutar.)
SARfKAŞ – Suçlu sizlersiniz! (Kulaksızoğlu’nun yakasına yapışır.)
YANIKYÜZ – Suçlu sizlersiniz! (Dörtparmak’ın yakasına yapışır.)
KULAKSIZOĞLU – Suçlu sizlersiniz! (Sankaş’ın yakasına yapışır.)
SUNUCU – (Düdük çalar.) Durun beyler, durun!.. Bu canavar neyle besleniyor, onu hiç düşündünüz mü? Bu canavar eğitimsizlikle besleniyor. El ele verip eğitimsizliği ortadan kaldırırsak, bu canavar da acından ölür!.. Sayın seyirciler, sizleri de bu canavarı öldürmeye çağırıyorum. Bizlere katlandığınız için teşekkürler. Kazasız belâsız günler, hoşça kalın.

(Perde iner.)

Şerafettin KARADAĞ

 

YOLCU KONMAZ OTELİ
(1 perdelik komedi)
Kişiler
Bulguroğlu: Otelci, Topaç: Garson
1. Sahne
Otelci (yalnız)
(Otelci elinde bir süpürge ile girer.)

1. Sahne
Otelci— Etrafı bir kere daha gözden geçirelim. (Bir şarkı mırıldanarak, toz alıyormuş gibi eşyaya kuvvetli bir şekilde süpürgeyi indirmeye başlar.) Oooh… Her taraf tertemiz oluyor. Her yer pırıl pırıl, (dinleyenlere) Tabi bu kadar neşeli ve sevinçli olduğuma şaşıyorsunuz değil mi? Merakta kalmayın. Anlatayım. Ankara’nın en büyük, en güzel, en mükemmel oteli olan Yolcu Konmaz Oteli’nin sahibiyim ben… Ha, ismimi daha bilmiyorsunuz, değil mi? Evet, ‘meşhur Yolcu Konmaz Oteli’nin müdürü Bay Bulguroğlu… Bugün otelime çok meşhur bir yolcu gelecek de onun için böyle sevinç ve neşe içindeyim. Güngörmez Ülkesi kralının oğlu, bugün bizim otele geliyor. Büyük bir prens. Bir şehzade… Dün akşam bana telefon edip de bunu haber verdikleri zaman hemen işçi dairesine baş vurdum ve bugün için fazladan bir garson istedim. Elbet ya… Birçok iş olacak. Ama garson daha gelmedi. Neden acaba? Merak ediyorum doğrusu… Fakat ben her tarafı topladım. Her şeyi düzenledim… Korkmam artık… Hele kendi elimle prens hazretlerine öyle bir kahvaltı hazırladım ki senelerce tadı damağında kalacak vallahi… Ah, bugün benim için ne kutlu bir gün… Bizim otel için bundan güzel reklâm olur mu? Ünlü bir kralın oğlu otelime gelecek, otelimde kalacak, otelimin bir odasında oturacak, otelimin bir yatağında “yatacak… Aman yarabbi, sevinçten çıldıracağım… Dahası var. Bütün gazeteler şüphesiz hep bundan bahsedecek. Bütün komşu otelciler bu hâli kıskanacaklar. (Saat öğleyi çalar.) O ne? öğle vakti olmuş ha? Meşhur misafirimiz neredeyse gelir artık… Tam vakit… (Kapı çalınır.) Hah, tamam, işte geldi… Heyecandan tir tir titriyorum. Kapıyı bayılmadan bir açabilsem. Aman Bulguroğlu cesaret. Çok terbiyeli, nazik olmaya bak… (Sağdan çıkar.)

2. Sahne
Topaç – Otelci
(Topaç sağdan girer, arkasından da otelci gelir.)
Otelci (yerlere kadar eğilerek)— Buyursunlar prens hazretleri… Buyurun efendim, buyurun…
Topaç— Merhaba bayım. Yolcu Konmaz Oteli burası değil mi?
Otelci (yerlere kadar eğilerek)— Evet şehzade hazretleri…
Topaç (kendi kendine)— Amma da nazik adam haa… (yüksek sesle) Bay Bulguroğlu ile mi görüşüyorum?
Otelci (kendi kendine)— Aman benimle ne de nazik konuşuyor… (yüksek sesle) Evet efendimiz. Bulguroğlu ben-denizim… (Onu selâmlar.)
Topaç— Ben de beklediğiniz adamım.
Otelci— Evet efendim, geleceğinizden haberim vardı, efendim…
Topaç (kendi kendine)— Haberim vardı diyor… Allah, Allah… Galiba işçi idaresinden söylemiş olacaklar, (yüksek sesle) Biraz geç kaldım galiba?
Otelci— Hayır efendim, hayır… Estağfurullah efendim… (Saygıyla eğilir.)
Topaç (kendi kendine)— Allah Allah… Bu kadar nazik patron da hiç görmemiştim, (yüksek sesle) Bay Bulguroğlu, niçin bana öyle… (otelcinin taklidini yaparak) Yok, buyursunlar prens hazretleri, yok estağfurullah şehzade hazretleri filân diyorsunuz? Benim ismim Topaç, Topaç…
Otelci (hayretle)— Ne? Topaç mı? (kendi kendine) Haa, anladım… Prens seyahat ederken mutlaka ismini değiştirmiş olacak… (yüksek sesle) Baş üstüne efendim… isminiz Topaç olsun… Emredersiniz efendim… (Yerlere kadar eğilir.)
Topaç (kendi kendine)— Allah Allah… Neredeyse ayaklarıma kapanacak… Amma da acayip adam ha… Neme lâzım, ben buraya garsonluk etmeye geldim, onu bilirim, (yüksek sesle) Eeee, ne yapacağız bakalım?
Otelci— Emrinize hazırım ef… Ef… Ef… Şey… Bay Topaç… (kendi kendine) Allah Allah… Ne de isim bulmuş ya… (yüksek sesle) Arzu buyurulursa bu taraftaki (Sol tarafı gösterir.) odaya geçin. Mükemmel kahvaltınız sizi bekliyor…
Topaç (kendi kendine)— A, aaa… Şimdi de beni kahvaltıya davet ediyor… Aman burası ne güzel yermiş böyle? (yüksek sesle) Bay Bulguroğlu, vallahi siz pek hoşuma gidiyorsunuz… Umarım ki ikimiz de gayet iyi anlaşacağız… Şartlarıma gelince…
Otelci (sözünü keserek)— Israr etmeyin… Vallahi gücenirim… Aman efendim şarttan filân hiç bahsetmeyin… Ne derseniz başım üstüne…
Topaç— öyle ama…
Otelci—Israr etmeyin… Vallahi gücenirim…
Topaç— Pekâlâ öyleyse… (kendi kendine) Olur şey değil… Amma nazik, amma cömert adam. Şaştım kaldım… Ne yapalım, madem ki davet ediyor gidip kahvaltı etmekten başka çare yok… öyle bir iştahım da var ki… (yüksek] sesle) Yemek salonu ne tarafta?
Otelci (Sol tarafı gösterir.)— Bu tarafta efendim…ı Otelimin en iyi dairesini de sizin için ayırdım.
Topaç— Doğrusu eşi, benzeri bulunmaz bir adamsınız.
Otelci— Estağfurullah Bay Topaç… Burada istediğiniz gibi hareket edin… Efendim… Bir emriniz olursa lütfen zili çalın, bendeniz hemen gelirim.
Topaç (kendi kendine)— Bu da nesi? Hoppalaaa… Otel sahibi garsonlara hizmet ediyor galiba… Bir yaşıma daha girdim. Allah Allah… (yüksek sesle) Pekâlâ öyleyse… Şimdilik Allahaısmarladık, Bay Bulguroğlu… (kendi kendine) Gidip karnımı doyurayım, patronu kızdırmayalım. (Soldan çıkar.)

3. Sahne
Otelci

Otelci— Ohh… Çok rahat ve memnunum. Aferin sana Bulguroğlu… Doğrusu her şey yolunda… Ne de nazik, ne de kibar adam… Doğrusu bir şehzade ile konuşmanın bu kadar kolay olacağını hiç sanmıyordum… Bu büyük, bu şerefli günü hiç unutmayacağım. Gazeteler kim bilir neler yazacak? (Kulisten telefon sesi gelir.) Ne o? Telefon çalı-
yor… Kim acaba? Mutlaka gazetecilerdir. Galiba benimle röportaj yapmak istiyorlar. (Oksürür, gazetecilere hitap ediyormuş gibi bir tavır alır.) Hayır, sayın gazeteciler hayır… Çok meşgulüm… Büyük misafirimin hizmetleriyle meşgulüm… Sizinle konuşmaya vaktim yok… (hiddetle) Yok dedim ya efendim… Yok… (Telefon şiddetli çalar.) Dur, dur, geliyorum… (Acele sağ tarafa koşar, kulisin kenarında telefonla konuşur.) Alo, alo… Kim konuşuyor? Güngörmez Ülkesi prensinin yaveri mi? Ne diyorsunuz? Prens bugün gelemeyecek mi? Peki ama öyleyse… Alo, alo… Hay Allah, telefonu kapadılar, (sahneye gelerek) Allah, Allah… Prens bugün gelemeyecekse biraz evvel gelen adam kim öyleyse? Hah, işte bu tarafa doğru geliyor. Belli etmeden anlamaya çalışayım.

4. Sahne
Otelci – Topaç

Topaç (Soldan girer.)— Bay Bulguroğlu, sizi bütün kalbimle kutlarım… Kahvaltı doğrusu pek nefisti…
Otelci (gülerek)— Memnun oldum… İltifat buyuruyorsunuz, (kendi kendine) Kahvaltı nefisti ha? Sen şimdi bana hesap ver bakalım… (yüksek sesle) Eee, ne dersiniz? Beklediğimiz büyük misafir otelimize bugün geliyormuş…
Şimdi telefon ettiler… Şaştınız bu işe değil mi?
Topaç (Hiç ilgi göstermez.)— Benim neme lâzım?
Otelci— Şaşılacak şey doğrusu… Değil mi?
Topaç— Bana ne?
Otelci (kendi kendine)— Söyletemeyeceğim. Konuyu değiştireyim bari… (yüksek sesle) Güngörmez Ülkesi ne güzel bir memlekettir değil mi?
Topaç— Ne, ne? Neresi dediniz?
Otelci— Canım sizin ünlü ülkeniz… Doğduğunuz memleket orası değil mi?
Topaç— Memleketim mi? Alay mı ediyorsunuz Allah aşkına? Ben Türküm yahu, Türk… Memleketim de Türkiye…
Otelci—Türk müsünüz? Demek Güngörmez Ülkesi’nin şehzadesi değilsiniz?
Topaç (kendi kendine)— Allah Allah… Bu sefer de başka türlü saçmalamaya başladı… (yüksek sesle) Hayır efendim hayır… Size ismimin Topaç olduğunu söyledim ya…
Topaç— Nasıl değil? Benim başka ismim falan yok ayol? İnanmazsanız işçi idaresinden sorun… Göreceksiniz ki…
Otelci (sözünü keserek)— İşçi idaresinden mi? Tuuuu… Allah iyiliğini versin… Şimdi anladım. Siz benim beklediğim
garsonsunuz değil mi?
Topaç— öyle ya…
Otelci— Oysaki ben sizi Güngörmez Ülkesi kralının oğlu sandım.
Topaç— Olur şey değil vallahi… (Katıla katıla güler.) Hah, hah, hah…
Otelci— Peki, neden bana kim olduğunuzu söylemedi-niz?
Topaç— Nasıl söylemedim? Siz dinlemek ve inanmak istemediniz ki…
Otelci— Doğru… Bütün kabahat bende, insan anlamadan, dinlemeden iş yaparsa böyle olur… Eyvahlar olsun. Şimdi bu olay duyulunca herkes alay edecek. Bizim Yolcu Konmaz Oteli’nin şöhreti mahvolacak… (Ağ/amaya başlar.) Benimle de bir güzel eğlenecekler.
Topaç— Fena mı? Sen de otelinin ismini değiştirir Güngörmez Oteli yaparsın.
Otelci— Aman Topaç Bey, ayağını öpeyim… Bunları kimseye anlatma sakın… Ağzını iyi tut… Ben de sana teşekkür etmek üzere, seni öğle yemeğine davet ederim. Beraber yemek yeriz, yemekten sonra da kahvelerimizi, çubuklarımızı karşılıklı içeriz.
Topaç— Demek beni hizmetinizde alıkoyuyorsunuz.
Otelci— Elbette, elbette… Senden iyi garson mu bulacağım?
Topaç— Pekâlâ, ben de suyun içindeki balık gibi ağzımı açmam, (dinleyenlere) Eee, çocuklar… Mademki bu sırrı siz de öğrendiniz, sizinde yolunuz Ankara’ya düşerse benim gibi doğruca buraya gelip kendinize bedavadan bir ziyafet çekin… Allahaısmarladık.
(Otelci soldan çıkarken, perde kapanır.)

Cemil Miroğlu

 

Yazı kategorisi: Tiyatro metinleri | 27 Comments »

29 Ekim Üzerine oyun

Yazar croplatform Mart 4, 2007

29 Ekim
(İlkokullar için bir perdelik sınıf içi piyes)
Sahne: Bir ders odası.

öĞRETMEN — Günaydın çocuklar.
ÇOCUKLAR — Günaydın.
öĞRETMEN (Tahtaya yazar) — 29 Ekim.
öĞRETMEN — Okuyun bunu bakayım.
ÇOCUKLAR (Hep bir ağızdan) — 29 Ekim.
öĞRETMEN — Bugünün ne olduğunu bilen var mı?
ÇOCUKLAR — Biliyoruz, biliyoruz.
öĞRETMEN — Bilenler ellerini kaldırsın.
ÇOCUKLAR (Hepsi birden ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN (Sınıfın en küçüğüne) — Söyle bakayım Ahmet bugün ne günüdür?
AHMET — Atatürk’ün doğduğu gün.
öĞRETMEN — Sen söyle. Ayşe.
AYŞE — Cumhuriyetin ilân edildiği gün.
öĞRETMEN —- Doğru! Ahmet öyle ise bilemedi.
ÇOCUKLARIN BAZILARI — Bilemedi, bilemedi.
AHMET — Bildim… Gazi babamız doğmasaydı bugün olur muydu?
öĞRETMEN — Varol Ahmet… Bu buluşun çok güzel. Nasıl çocuklar güzel değil mi Ahmet’in cevabı?
ÇOCUKLAR — Güzel, güzel, çok güzel.
öĞRETMEN — Hep beraber söyleyin bakayım bugün ne günü?
ÇOCUKLAR — Cumhuriyetin ilân edildiği gün.
öĞRETMEN — Cumhuriyetten önce ne vardı? Bunu bilen var mı içinizde?
(Birkaç çocuk ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle bakayım sen Ertuğrul.
ERTUĞRUL — Padişahlık varmış.
öĞRETMEN — Ne imiş o padişahlık?
ERTUĞRUL — Padişah denilen bir adam varmış. Sarayı varmış, hiç bu saraydan dışarı çıkmazmış, millete yüzünü göstermezmiş, bütün memleket sanki bu saraymış. Sonra bir gün düşmanlar memleketi basmışlar. Padişah da sarayını kurtarmak için memleketi yabancılara satmak istemiş. Millet buna kızmış. Gazi babamız milletin başına geçmiş, düşmanları bir güzel pataklamış, memleketten kovmuş, memleketi satmak isteyen padişahın da kulağından tutup memleketten dışarı atıvermiş.
öĞRETMEN — Aferin Ertuğrul, kaç yıl önce oldu bu işler?
BİRKAÇ ÇOCUK BİRDEN —………yıl önce.
öĞRETMEN — Demek ki, Cumhuriyet…………yıl önce 29 Ekim günü ilân edilmiş. Peki Cumhuriyet ne demektir? Bunu bilen var mı?
(Birkaç çocuk ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle bakayım Aydemir.
AYDEMİR —- Cumhuriyet demek, padişahı kovmak demektir.
öĞRETMEN — Peki. Meral sen de bir şeyler söylemek istiyorsun galiba… Söyle bakayım.
MERAL — Cumhuriyet demek, milletin kendi kendisini idare etmesi demektir.
öĞRETMEN — Gazi babamızı bilen var mı içimizde?
ÇOCUKLAR — Var, var, var, var…
öĞRETMEN — Aydın, sen Gazi babamızı anlat bakayım?
AYDIN — 1881′de 13 Mart’ta doğdu ve 1938′de 10 Ka-sım’da öldü. Millete çok hizmet etti. Biz ona Atatürk yani Türklerin en büyüğü diyoruz.
SUNA — öğretmenim ben Gazi babamızın yüzünü hiç görmedim.
öĞRETMEN — Resmini de görmedin mi?
SUNA — Gördüm. İşte (Ata’nın duvarda asılı resmini gösterir.)
öĞRETMEN — Sen söyle bakayım özcan ne anlattılar?
öZCAN — Babam dedi ki, eskiden okumak yazmak çok zormuş. Şimdi çok kolaymış.
öĞRETMEN — Çocuklar! Hiç size analarınız, babalarınız eski zaman mekteplerinden bir şeyler anlattılar mı? (Birkaç çocuk ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Nasıl zormuş?
öZCAN — Eskiden yıllarca mektebe giderlermiş de yine doğru dürüst okumasını, yazmasını bir türlü öğrenemezlermiş.
öĞRETMEN — Acaba neden böyle imiş?
öZCAN — Babam söyledi amma pek iyi anlayamadım. Başka türlü harfler mi varmış ne imiş?
BİRKAÇ ÇOCUK — A… A… A…
öĞRETMEN — Şaştınız kaldınız demek bu işe. Başka türlü harf de olur mu hiç?
öZCAN — Ne bileyim ben babam öyle söyledi.
öĞRETMEN — Babanın hakkı var. Eskiden Türkçeyi Arap harfleriyle yazardık.
ÇOCUKLAR GÜLERLER — Arap… Arap…
öĞRETMEN — Ya… Şimdi gülüyorsunuz… Arap harflerinden bize ne değil mi? Bu Arap harfleri kargacık burgacık şeylerdi. Hem de ters yazılırdı.
ÇOCUKLAR — Nasıl ters?
öĞRETMEN — Şimdi soldan sağa doğru yazıyoruz değil mi?
ÇOCUKLAR — Evet, evet.
öĞRETMEN — Halbuki Arap harfleriyle sağdan sola doğru yazılırdı.
(Çocuklar yine gülerler. Erol parmağını kaldırır.)
öĞRETMEN — Ne var Erol?
EROL — Bizim evde bir bacı kadın var.
öĞRETMEN —E…?
EROL — Bu bacı kadın eskiden okumasını bilmezmiş. Çocukken bir türlü kafası almamış, o Arap harflerini…
öĞRETMEN —……?
EROL — Şimdi her gün babamın gazetesini okuyor.
öĞRETMEN — Nasıl olmuş bu iş?
EROL — Gece.mektebine gitmiş, okumayı kolaycacık öğre-nivermiş. Şimdi bu işi yapanlara gece gündüz dua ediyor. Zonguldak’ta bir oğlu var, ona mektup bile yazıyor. öĞRETMEN — Demek sizin bacı kadın bile harfleri öğrenmiş, hem okuyor, hem yazıyor. EROL — Beni imtihan bile ediyor. (Çocuklar gülüşürler.)
öĞRETMEN — Aferin o bacı kadına… Bacı kadının hakkı var. Onun gibi Arap harflerini öğrenemeyenler çoktu. Okur yazarlar azdı. Şimdi harflerimizi kolaycacık herkes öğreniyor. Başka eski zaman mekteplerinden neler biliyorsunuz bakalım?
(Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Güler?
GÜLER — Eski zaman okullarında çocukları falakaya çekerlermiş.

(Çocuklar gülerler.)

öĞRETMEN — Nereden biliyorsun bunu?
GÜLER — Bir gün yaramazlık yaptım da annem kızdı, seni okulda falakaya çekmeli dedi.
öĞRETMEN — Ne imiş o falaka?
GÜLER — Ben de anlamadım da sordum anneme. Annem hocana sor dedi.
öĞRETMEN — Ya eskiden dersine çalışmayan, yaramazlık eden çocukları okullarda falakaya çekerlermiş. Yani çıplak ayaklarını bir iple bağlar, değnekle tabanına vururlarmış. O kadar vururlarmış ki, ayaklar şişermiş ve çocuklar yürüyemezlermiş…
ÇOCUKLAR — Ne fena, ne fena…
öĞRETMEN — Neden fena bakayım Ahmet?
AHMET — O zamanın çocukları hayvan mıymış?
(Çocuklar gülerler.)
öĞRETMEN — Bu hayvana bile yapılmaz yavrularım…Başka, başka eski zaman okullarından ne biliyorsunuz?
ALP — Oyun yasakmış.
(Çocuklar güler.)
öĞRETMEN — Nereden biliyorsun bunu?
ALP — Babam dedi. Bizim zamanımızda, dedi okullarda oyun yasaktı dedi.
öĞRETMEN — Doğru söylemiş baban. Eski zaman okullarında oyun oynamak yasaktı. Onun için böyle falakalı oyunsuz okulu çocuklar sevmezlerdi. Şimdi öyle mi ya? Söyleyin
bakayım okulu seviyor musunuz?
ÇOCUKLAR — Seviyoruz.
öĞRETMEN — Okula sevinerek geliyorsunuz. Burada gü-le-oynaya çalışıyorsunuz. Size dayak atıldığı var mı?
ÇOCUKLAR — Yok, yok…
öĞRETMEN — Tabiî yok. Çünkü doğru ve iyi sözü anlıyorsunuz. Cumhuriyet okullarında çocuklara insan muamelesi yapılır. Söyle bakalım Ayşe önlüğün ne malı?
AYŞE — Yerli malı…
öĞRETMEN — Yerli malı ne demek?
AYŞE — Bu memlekette yapılan mal demek.
öĞRETMEN — Demek memleketimizde böyle bezler yapılıyor? Neden yapılıyor bu bez? AYŞE —Pamuktan…
öĞRETMEN — Bizim memlekette pamuk yetişiyor mu?
(Ayşe susar.)
öĞRETMEN — Bilen var mı?
KAYA — Ben biliyorum. Bizim memlekette pamuk yetişiyor.
öĞRETMEN — öyle ya Kaya, sen Adanalısın bilmen lâzım…
KAYA — Evet, Adana’da pamuk yetişir.
öĞRETMEN — Sonra böyle bez haline nerede girer?
ÇOCUKLAR — Fabrikada.
öĞRETMEN — Bizim memlekette fabrika var mı?
ÇOCUKLAR — Var… Var…
öĞRETMEN — İşte çocuklar padişahlık zamanında memleketimizde fabrika da yoktu. Şimdi birçok fabrikalarımız var. Kendi yünümüzü kendimiz dokuyoruz. Kendi ipeğimizi kendimiz dokuyoruz. Kendi pamuğumuzu kendimiz dokuyoruz. Ve hep yerli malı giyiyoruz. Hangisi daha iyi siz söyleyin bakalım, pamuğu, yünü, ipeği yabancılara satıp, pamukluyu, yünlüyü, ipekliyi onlardan satın almak mı, yoksa bunları kendimiz dokumak mı?
ÇOCUKLAR — Kendimiz dokumak… Kendimiz dokumak…
öĞRETMEN — Ve kendi dokuduğumuz kumaşları giymek… Söyleyin bakayım içinizde yabancı malı giyen var mı?
BİR ÇOCUK — Benim önlüğüm yerli malı değil.
öĞRETMEN — Neden?
BİR ÇOCUK — Annem dedi ki bu eskisin yenisini yerli malından alırız dedi.
öĞRETMEN — Annenin hakkı var. Bir şey eskimeden yenisini almak doğru değil. Sonra babanızın parasını sokağa atmış olursunuz. Fakat yavrum bu önlüğün eskiyince yenisini muhakkak yerli malından alacaksın değil mi?
ÇOCUK — Evet, zaten babam bu önlük için bile yerli malı değil diye fena halde kızdı.
öĞRETMEN — Doğru. Yerli malı varken yabancı malına para vermemeli.
öĞRETMEN DEVAMLA — Hep beraber söyleyin bakalım. Yerli malı varken, yabancı malına para vermeyeceğiz.
ÇOCUKLAR —. Yerli malı varken, yabancı malına para vermeyeceğiz.
öĞRETMEN — Ay ten, söyle bakayım sen. Birkaç gün okula gelmedin. Nen vardı?
AYTEN — Hasta idim, öksürüyordum, boğazım şişti.
öĞRETMEN — Kim iyi etti seni?
AYTEN — Doktor Bey.
öĞRETMEN — Ne yaptı doktor bey?
AYTEN — İlâç verdi, gargara yaptırdı.
öĞRETMEN — Şimdi iyisin ya?
AYTEN — Evet iyileştim.
öĞRETMEN — Bakın çocuklar, eskiden doktora inanmazlarmış. Hastalan nasıl iyi etmek isterlermiş biliyor musunuz?
(Hasan elini kaldırır.)
öĞRETMEN — Söyle bakayım Hasan?
HASAN — Doktor yerine bohçacı kadını çağıralım, bir kurşun döksün, bir tütsülesin, çocuk iyi olur diyor.
(Çocuklar gülüşürler.)
öĞRETMEN — Hiç sana kurşun döktüler mi, tütsü yaptılar mı:
HASAN — Geçen sene çok hasta oldum. Ateşim hiç düşmedi. Haminnem boyuna anneme, bak senin doktorların hiç bir şey yapamadılar, ateş düşmedi, dedi… Bir şu bohçacı kadını çağıralım da bak çocuk nasıl iyi olur dedi. Annem bıktı, bohçacı kadını çağırdı. Bohçası kadın: A! Bir şeyciği yok çocuğun, dedi. Perhiz filan istemez. Ben onu bir okur üflerim, geçer dedi. Okudu, üfledi. Haminnem de bana gizli gizli yiyecek verdi. Az kalsın ölüyordum.
öĞRETMEN — Vah zavallı, ne imiş hastalığın?
HASAN — Tifo imiş.
öĞRETMEN — Ya… Bak şu bohçacı kadının karıştırdığı işe. Hiç tifolu çocuğa yiyecek verilir mi? Perhiz yapmak lâzım. Tabiî ateş çabuk düşmez. Bu doktorun bilmemezliğinden değil, hastalık böyle. Bakın gördünüz mü çocuklar, işte eski kafalılar tıpkı bu Hasan’ın haminnesi ve bohçacı kadın gibi düşünüyorlar. Halbuki, Cumhuriyetin çocukları böyle değil, bakın Hasan da görmüş doktorla bohçacı kadının farkını… öyle değil mi Hasan?
HASAN — öyle, öyle… Şimdi o cadı kadını sokakta görünce yolumu değiştiriyorum. (Çocuklar gülüşürler.) (öğretmen, tahtaya bir fes resmi çizer.)
öĞRETMEN — Çocuklar, bilin bakayım bu nedir? (Birkaç çocuk elini kaldırır.)
öĞRETMEN —- Söyle bakayım Mehmet?
MEHMET — Saksı.
öĞRETMEN — Sen Fatma?
FATMA — Yarısı kesilmiş balkabağı. (Çocuklar güler.)
öĞRETMEN — Sen Yusuf? YUSUF — Kilogram.
öĞRETMEN — Çocuklar, hiçbiriniz bilemediniz. Bilemezsiniz de. Görmediniz. Buna Fes derler. BİRKAÇ ÇOCUK — Fes nedir, öğretmenim?
öĞRETMEN — Eskiden Türklerin başlarına giydikleri şey.
BİR ÇOCUK — Eskiden Türkler bunu mu başlarına giyerlerdi?
öĞRETMEN — Ya çocuğum. Bunu giyerlerdi. Hem biliyor musunuz, bu ne renkte idi? (Çocuklar susarlar.)
öĞRETMEN — Kırmızı. (Çocuklar gülerler.)
öĞRETMEN (Püsküle işaret ederek) — Bir de şunun şurasında pırasa bıyığ gibi bir şey var. Görüyorsunuz ya, işte o da siyah iplikten yapılmış püsküldü. Başınıza böyle bir şey giymek ister misiniz?
ÇOCUKLAR HEP BİR AĞIZDAN — Hayır, hayır, hayır.
öĞRETMEN — İşte çocuklarım, biz Türklere padişahlar bu tuhaf şeyi giydirmişlerdi. Yabancılar da gülerlerdi. Tıpkı şimdi sizin güldüğünüz gibi. Gazi babamız bu püsküllü belâyı da başımızdan attırdı. Şimdi biz de bütün medenî milletler gibi şapka giyiyoruz. İyi yaptı değil mi?
ÇOCUKLAR — Çok iyi yaptı, çok iyi.
öĞRETMEN — Atatürk’ün başka yaptığı iyiliklerden ne biliyorsunuz?
(Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Erol, söyle bakayım, daha ne iyilikler yaptı bize?
EROL — Demiryolu yaptırdı, fabrikalar yaptırdı.
öĞRETMEN — Demiryolu iyi bir şey mi?
EROL — Çok iyi bir şey.
öĞRETMEN — Neden iyi bakayım?
EROL — Çabuk gider de ondan.
öĞRETMEN — Biliyor musunuz çocuklar, demiryolu yokken Sivas’tan Ankara’ya kaç günde gidilirmiş? (Çocuklar susar.)
öĞRETMEN — At arabası ile yirmi günde.
ÇOCUKLAR —Ooo…
öĞRETMEN — Şimdi biliyor musunuz aynı yol trenle ne kadar zamanda gidiliyor? (Çocuklar susar.)
öĞRETMEN — 18 saatte.
ÇOCUKLAR — Oooo…
öĞRETMEN — Bir gün 24 saat olduğuna göre yirmi gün kaç saat eder, düşünün bakayım? (Bir müddet sonra birkaç çocuk el kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle özcan.
öZCAN — 480 saat.
öĞRETMEN — Evet, eskiden Sivas’tan Ankara’ya 480 saatte gidilirmiş. Şimdi 18 saatte. Aradaki fark kaç saat tutuyor. (Çocuklar bir müddet düşünürler. Yine birkaçı ellerini kaldırır.)
öĞRETMEN — Söyle bakalım Ayşe?
AYŞE — 462 saat.
öĞRETMEN — Demek ki, Ankara’dan Sivas’a trenle gidersek 462 saat kazanıyoruz. Peki kazandık da ne çıkar? (Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle Ahmet?
AHMET — Askerler bile daha çabuk düşmana yetişir.
öĞRETMEN — Aferin Ahmet, çok güzel. Söyle Engin?
ENGİN — Mektuplar daha çabuk varır.
öĞRETMEN — Aferin Engin, çok doğru. Söyle Güler?
GÜLER — Bir yerden bir yere gönderilen mallar daha çabuk gider.
öĞRETMEN — Çok iyi Güler. Görüyorsunuz ya çocuklar Ata’mızın yaptırdığı tren yollarının bize ne büyük iyilikleri dokunuyor.
ÇOCUKLAR — Evet… Evet…
öĞRETMEN — Atamız bize daha başka ne iyilikler yaptı? (Birkaç çocuk ellerini kaldırır.) öĞRETMEN — Söyle Ertuğrul?
ERTUĞRUL — Orman Çiftliği ile Devlet Çiftliklerini yaptırdı.
öĞRETMEN — Orman Çiftliği nerededir?
ERTUĞRUL —- Ankara’da
öĞRETMEN — Orman Çiftliği’nin yerinde eskiden ne varmış biliyor musunuz?
ERTUĞRUL — Kupkuru bir tepe.
öĞRETMEN — Evet kupkuru bir tepe imiş. Şimdi nasıl olmuş?
ERTUĞRUL — Şimdi baştanbaşa ağaçlık?
öĞRETMEN — Başka?
ERTUĞRUL — Tarlalar da var.
öĞRETMEN — Nasıl tarlalar?
ERTUĞRUL — Güzel ekilmiş tarlalar… Yemyeşil oluyor ilkbaharda; yazın da altın gibi.
öĞRETMEN — Demek Ata’mız kupkuru toprakları ağaçlatmış. Ne çıkar ağaçlatmaktan? (Birkaç çocuk elini kaldırır.)
öĞRETMEN — Söyle özdemir.
öZDEMÎR — Kupkuru bir tepe çirkin. Ağaçlı bir tepe güzel…
öĞRETMEN — Güzel… Söyle Nilüfer?
NİLÜFER — Ağaç gölge yapar insanları sıcaktan korur.
öĞRETMEN — Güzel. Söyle Engin?
ENGİN — Ağaç insana yarar, tahta yapılır. Kupkuru tepe hiçbir işe yaramaz.
öĞRETMEN — Güzel… Ağaçtan yalnız tahta mı yapılır? Tahta yapmaktan başka bir şeye yarayan ağaçlar da yok mu? (Çocuklar ellerini kaldırır.)
öĞRETMEN — Söyle Can?
CAN — Yemiş veren ağaçlar da var.
öĞRETMEN — Doğru… Demek ki, ağaç çok faydalı bir şey. Ata’mız Devlet Çiftlikleri, ormanlıklar yapmakla bize ağaç sevgisini ve yeni ziraatçiliği öğretmiş. O halde biz de ağacı sevelim. Ağacı koruyalım. Ağaçsız yerleri ağaçlayalım. Peki başka Atamız daha neler yaptı? (Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle, Çetin?
ÇETİN — Memlekette Bankalar açtırdı.
öĞRETMEN — Sen bankayı nereden biliyorsun?
ÇETİN — Nasıl bilmem, kumbaram var.
öĞRETMEN — Ne yapıyorsun o kumbara ile?
ÇETİN — Para biriktiriyorum. Kumbaram dolunca babamla bankaya gidiyor boşaltıyorum. öĞRETMEN — Ne yapacaksın bu paralan?
ÇETİN — Büyüyünce ev yaptıracağım.
öĞRETMEN — Aferin Çetin çok iyi yapıyorsun. Damlaya damlaya göl olur, derler. Şimdi böyle küçük yaştan, az da olsa, para biriktirmeğe alışırsanız büyüyünce hepinizin bankada bir alay paranız toplanır. Bu paralarla ev yaptırırsınız. Bir işe girişirsiniz. Seyahat edersiniz. Bir sanat öğrenirsiniz. Daha başka yavrularım Ata’mız neler yaptı?
GÜLSEREN — Kadınları çarşaftan kurtarmış.
öĞRETMEN — O da ne demek?
GÜLSEREN — Büyük ablam anlattı; eskiden kızları büyüyünce mektebe göndermezlermiş; çarşafsız sokağa bile çıkarmazlarmış.
öĞRETMEN — Ya çocuklar, çarşaf diye bir şey vardı. Kadınlar bunu giymeden sokağa çıkamazlardı. Şimdi kızlarımız da erkekler gibi okuyorlar, yüksek mekteplere gidiyorlar, doktor, mühendis, avukat; dişçi oluyorlar.
öĞRETMEN — Başka daha Ata’mız ne yaptı?
(Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle Nilüfer?
NİLÜFER — Yurdu kurtardı düşmanın yaktığı yerleri ve Ankara’yı yaptı.
öĞRETMEN — Çok güzel… Ankara eskiden nasılmış biliyor musun?
NİLÜFER — Küçük bir yermiş.
öĞRETMEN — Şimdi.
NİLÜFER — Güzel bir şehir oldu. Evler yapıldı. Yollar açıldı. Elektrik geldi. Kocaman bankalar, daireler, okullar, heykeller yapıldı. Yurtta fabrikalar yapıldı.
öĞRETMEN — Padişahlar nerede otururlarrnış?
NİLÜFER — İstanbul’da.
öĞRETMEN — Evet İstanbul’dan dışarıya çıkmazlarmış. Anadolu’ya hiç bakmazlarmış. Peki çocuklar… Size son bir sual daha soracağım. Bakalım bilecek misiniz? Ata, bütün yapılan büyük işleri kime emanet etti?
ÇOCUKLAR HEP BİR AĞIZDAN — Bize… Bize… Bize… Türk gençliğine.
öĞRETMEN — (Gençliğe hitabı okur. Bitince perde iner çocuklar çekilir ve Ata’mn büyük bir resmi veya heykeli bir müddet ortaya gösterilir.)

Vedat Nedim TöR

 

kaynak:

 

29 Ekim
(İlkokullar için bir perdelik sınıf içi piyes)
Sahne: Bir ders odası.

öĞRETMEN — Günaydın çocuklar.
ÇOCUKLAR — Günaydın.
öĞRETMEN (Tahtaya yazar) — 29 Ekim.
öĞRETMEN — Okuyun bunu bakayım.
ÇOCUKLAR (Hep bir ağızdan) — 29 Ekim.
öĞRETMEN — Bugünün ne olduğunu bilen var mı?
ÇOCUKLAR — Biliyoruz, biliyoruz.
öĞRETMEN — Bilenler ellerini kaldırsın.
ÇOCUKLAR (Hepsi birden ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN (Sınıfın en küçüğüne) — Söyle bakayım Ahmet bugün ne günüdür?
AHMET — Atatürk’ün doğduğu gün.
öĞRETMEN — Sen söyle. Ayşe.
AYŞE — Cumhuriyetin ilân edildiği gün.
öĞRETMEN —- Doğru! Ahmet öyle ise bilemedi.
ÇOCUKLARIN BAZILARI — Bilemedi, bilemedi.
AHMET — Bildim… Gazi babamız doğmasaydı bugün olur muydu?
öĞRETMEN — Varol Ahmet… Bu buluşun çok güzel. Nasıl çocuklar güzel değil mi Ahmet’in cevabı?
ÇOCUKLAR — Güzel, güzel, çok güzel.
öĞRETMEN — Hep beraber söyleyin bakayım bugün ne günü?
ÇOCUKLAR — Cumhuriyetin ilân edildiği gün.
öĞRETMEN — Cumhuriyetten önce ne vardı? Bunu bilen var mı içinizde?
(Birkaç çocuk ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle bakayım sen Ertuğrul.
ERTUĞRUL — Padişahlık varmış.
öĞRETMEN — Ne imiş o padişahlık?
ERTUĞRUL — Padişah denilen bir adam varmış. Sarayı varmış, hiç bu saraydan dışarı çıkmazmış, millete yüzünü göstermezmiş, bütün memleket sanki bu saraymış. Sonra bir gün düşmanlar memleketi basmışlar. Padişah da sarayını kurtarmak için memleketi yabancılara satmak istemiş. Millet buna kızmış. Gazi babamız milletin başına geçmiş, düşmanları bir güzel pataklamış, memleketten kovmuş, memleketi satmak isteyen padişahın da kulağından tutup memleketten dışarı atıvermiş.
öĞRETMEN — Aferin Ertuğrul, kaç yıl önce oldu bu işler?
BİRKAÇ ÇOCUK BİRDEN —………yıl önce.
öĞRETMEN — Demek ki, Cumhuriyet…………yıl önce 29 Ekim günü ilân edilmiş. Peki Cumhuriyet ne demektir? Bunu bilen var mı?
(Birkaç çocuk ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle bakayım Aydemir.
AYDEMİR —- Cumhuriyet demek, padişahı kovmak demektir.
öĞRETMEN — Peki. Meral sen de bir şeyler söylemek istiyorsun galiba… Söyle bakayım.
MERAL — Cumhuriyet demek, milletin kendi kendisini idare etmesi demektir.
öĞRETMEN — Gazi babamızı bilen var mı içimizde?
ÇOCUKLAR — Var, var, var, var…
öĞRETMEN — Aydın, sen Gazi babamızı anlat bakayım?
AYDIN — 1881′de 13 Mart’ta doğdu ve 1938′de 10 Ka-sım’da öldü. Millete çok hizmet etti. Biz ona Atatürk yani Türklerin en büyüğü diyoruz.
SUNA — öğretmenim ben Gazi babamızın yüzünü hiç görmedim.
öĞRETMEN — Resmini de görmedin mi?
SUNA — Gördüm. İşte (Ata’nın duvarda asılı resmini gösterir.)
öĞRETMEN — Sen söyle bakayım özcan ne anlattılar?
öZCAN — Babam dedi ki, eskiden okumak yazmak çok zormuş. Şimdi çok kolaymış.
öĞRETMEN — Çocuklar! Hiç size analarınız, babalarınız eski zaman mekteplerinden bir şeyler anlattılar mı? (Birkaç çocuk ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Nasıl zormuş?
öZCAN — Eskiden yıllarca mektebe giderlermiş de yine doğru dürüst okumasını, yazmasını bir türlü öğrenemezlermiş.
öĞRETMEN — Acaba neden böyle imiş?
öZCAN — Babam söyledi amma pek iyi anlayamadım. Başka türlü harfler mi varmış ne imiş?
BİRKAÇ ÇOCUK — A… A… A…
öĞRETMEN — Şaştınız kaldınız demek bu işe. Başka türlü harf de olur mu hiç?
öZCAN — Ne bileyim ben babam öyle söyledi.
öĞRETMEN — Babanın hakkı var. Eskiden Türkçeyi Arap harfleriyle yazardık.
ÇOCUKLAR GÜLERLER — Arap… Arap…
öĞRETMEN — Ya… Şimdi gülüyorsunuz… Arap harflerinden bize ne değil mi? Bu Arap harfleri kargacık burgacık şeylerdi. Hem de ters yazılırdı.
ÇOCUKLAR — Nasıl ters?
öĞRETMEN — Şimdi soldan sağa doğru yazıyoruz değil mi?
ÇOCUKLAR — Evet, evet.
öĞRETMEN — Halbuki Arap harfleriyle sağdan sola doğru yazılırdı.
(Çocuklar yine gülerler. Erol parmağını kaldırır.)
öĞRETMEN — Ne var Erol?
EROL — Bizim evde bir bacı kadın var.
öĞRETMEN —E…?
EROL — Bu bacı kadın eskiden okumasını bilmezmiş. Çocukken bir türlü kafası almamış, o Arap harflerini…
öĞRETMEN —……?
EROL — Şimdi her gün babamın gazetesini okuyor.
öĞRETMEN — Nasıl olmuş bu iş?
EROL — Gece.mektebine gitmiş, okumayı kolaycacık öğre-nivermiş. Şimdi bu işi yapanlara gece gündüz dua ediyor. Zonguldak’ta bir oğlu var, ona mektup bile yazıyor. öĞRETMEN — Demek sizin bacı kadın bile harfleri öğrenmiş, hem okuyor, hem yazıyor. EROL — Beni imtihan bile ediyor. (Çocuklar gülüşürler.)
öĞRETMEN — Aferin o bacı kadına… Bacı kadının hakkı var. Onun gibi Arap harflerini öğrenemeyenler çoktu. Okur yazarlar azdı. Şimdi harflerimizi kolaycacık herkes öğreniyor. Başka eski zaman mekteplerinden neler biliyorsunuz bakalım?
(Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Güler?
GÜLER — Eski zaman okullarında çocukları falakaya çekerlermiş.

(Çocuklar gülerler.)

öĞRETMEN — Nereden biliyorsun bunu?
GÜLER — Bir gün yaramazlık yaptım da annem kızdı, seni okulda falakaya çekmeli dedi.
öĞRETMEN — Ne imiş o falaka?
GÜLER — Ben de anlamadım da sordum anneme. Annem hocana sor dedi.
öĞRETMEN — Ya eskiden dersine çalışmayan, yaramazlık eden çocukları okullarda falakaya çekerlermiş. Yani çıplak ayaklarını bir iple bağlar, değnekle tabanına vururlarmış. O kadar vururlarmış ki, ayaklar şişermiş ve çocuklar yürüyemezlermiş…
ÇOCUKLAR — Ne fena, ne fena…
öĞRETMEN — Neden fena bakayım Ahmet?
AHMET — O zamanın çocukları hayvan mıymış?
(Çocuklar gülerler.)
öĞRETMEN — Bu hayvana bile yapılmaz yavrularım…Başka, başka eski zaman okullarından ne biliyorsunuz?
ALP — Oyun yasakmış.
(Çocuklar güler.)
öĞRETMEN — Nereden biliyorsun bunu?
ALP — Babam dedi. Bizim zamanımızda, dedi okullarda oyun yasaktı dedi.
öĞRETMEN — Doğru söylemiş baban. Eski zaman okullarında oyun oynamak yasaktı. Onun için böyle falakalı oyunsuz okulu çocuklar sevmezlerdi. Şimdi öyle mi ya? Söyleyin
bakayım okulu seviyor musunuz?
ÇOCUKLAR — Seviyoruz.
öĞRETMEN — Okula sevinerek geliyorsunuz. Burada gü-le-oynaya çalışıyorsunuz. Size dayak atıldığı var mı?
ÇOCUKLAR — Yok, yok…
öĞRETMEN — Tabiî yok. Çünkü doğru ve iyi sözü anlıyorsunuz. Cumhuriyet okullarında çocuklara insan muamelesi yapılır. Söyle bakalım Ayşe önlüğün ne malı?
AYŞE — Yerli malı…
öĞRETMEN — Yerli malı ne demek?
AYŞE — Bu memlekette yapılan mal demek.
öĞRETMEN — Demek memleketimizde böyle bezler yapılıyor? Neden yapılıyor bu bez? AYŞE —Pamuktan…
öĞRETMEN — Bizim memlekette pamuk yetişiyor mu?
(Ayşe susar.)
öĞRETMEN — Bilen var mı?
KAYA — Ben biliyorum. Bizim memlekette pamuk yetişiyor.
öĞRETMEN — öyle ya Kaya, sen Adanalısın bilmen lâzım…
KAYA — Evet, Adana’da pamuk yetişir.
öĞRETMEN — Sonra böyle bez haline nerede girer?
ÇOCUKLAR — Fabrikada.
öĞRETMEN — Bizim memlekette fabrika var mı?
ÇOCUKLAR — Var… Var…
öĞRETMEN — İşte çocuklar padişahlık zamanında memleketimizde fabrika da yoktu. Şimdi birçok fabrikalarımız var. Kendi yünümüzü kendimiz dokuyoruz. Kendi ipeğimizi kendimiz dokuyoruz. Kendi pamuğumuzu kendimiz dokuyoruz. Ve hep yerli malı giyiyoruz. Hangisi daha iyi siz söyleyin bakalım, pamuğu, yünü, ipeği yabancılara satıp, pamukluyu, yünlüyü, ipekliyi onlardan satın almak mı, yoksa bunları kendimiz dokumak mı?
ÇOCUKLAR — Kendimiz dokumak… Kendimiz dokumak…
öĞRETMEN — Ve kendi dokuduğumuz kumaşları giymek… Söyleyin bakayım içinizde yabancı malı giyen var mı?
BİR ÇOCUK — Benim önlüğüm yerli malı değil.
öĞRETMEN — Neden?
BİR ÇOCUK — Annem dedi ki bu eskisin yenisini yerli malından alırız dedi.
öĞRETMEN — Annenin hakkı var. Bir şey eskimeden yenisini almak doğru değil. Sonra babanızın parasını sokağa atmış olursunuz. Fakat yavrum bu önlüğün eskiyince yenisini muhakkak yerli malından alacaksın değil mi?
ÇOCUK — Evet, zaten babam bu önlük için bile yerli malı değil diye fena halde kızdı.
öĞRETMEN — Doğru. Yerli malı varken yabancı malına para vermemeli.
öĞRETMEN DEVAMLA — Hep beraber söyleyin bakalım. Yerli malı varken, yabancı malına para vermeyeceğiz.
ÇOCUKLAR —. Yerli malı varken, yabancı malına para vermeyeceğiz.
öĞRETMEN — Ay ten, söyle bakayım sen. Birkaç gün okula gelmedin. Nen vardı?
AYTEN — Hasta idim, öksürüyordum, boğazım şişti.
öĞRETMEN — Kim iyi etti seni?
AYTEN — Doktor Bey.
öĞRETMEN — Ne yaptı doktor bey?
AYTEN — İlâç verdi, gargara yaptırdı.
öĞRETMEN — Şimdi iyisin ya?
AYTEN — Evet iyileştim.
öĞRETMEN — Bakın çocuklar, eskiden doktora inanmazlarmış. Hastalan nasıl iyi etmek isterlermiş biliyor musunuz?
(Hasan elini kaldırır.)
öĞRETMEN — Söyle bakayım Hasan?
HASAN — Doktor yerine bohçacı kadını çağıralım, bir kurşun döksün, bir tütsülesin, çocuk iyi olur diyor.
(Çocuklar gülüşürler.)
öĞRETMEN — Hiç sana kurşun döktüler mi, tütsü yaptılar mı:
HASAN — Geçen sene çok hasta oldum. Ateşim hiç düşmedi. Haminnem boyuna anneme, bak senin doktorların hiç bir şey yapamadılar, ateş düşmedi, dedi… Bir şu bohçacı kadını çağıralım da bak çocuk nasıl iyi olur dedi. Annem bıktı, bohçacı kadını çağırdı. Bohçası kadın: A! Bir şeyciği yok çocuğun, dedi. Perhiz filan istemez. Ben onu bir okur üflerim, geçer dedi. Okudu, üfledi. Haminnem de bana gizli gizli yiyecek verdi. Az kalsın ölüyordum.
öĞRETMEN — Vah zavallı, ne imiş hastalığın?
HASAN — Tifo imiş.
öĞRETMEN — Ya… Bak şu bohçacı kadının karıştırdığı işe. Hiç tifolu çocuğa yiyecek verilir mi? Perhiz yapmak lâzım. Tabiî ateş çabuk düşmez. Bu doktorun bilmemezliğinden değil, hastalık böyle. Bakın gördünüz mü çocuklar, işte eski kafalılar tıpkı bu Hasan’ın haminnesi ve bohçacı kadın gibi düşünüyorlar. Halbuki, Cumhuriyetin çocukları böyle değil, bakın Hasan da görmüş doktorla bohçacı kadının farkını… öyle değil mi Hasan?
HASAN — öyle, öyle… Şimdi o cadı kadını sokakta görünce yolumu değiştiriyorum. (Çocuklar gülüşürler.) (öğretmen, tahtaya bir fes resmi çizer.)
öĞRETMEN — Çocuklar, bilin bakayım bu nedir? (Birkaç çocuk elini kaldırır.)
öĞRETMEN —- Söyle bakayım Mehmet?
MEHMET — Saksı.
öĞRETMEN — Sen Fatma?
FATMA — Yarısı kesilmiş balkabağı. (Çocuklar güler.)
öĞRETMEN — Sen Yusuf? YUSUF — Kilogram.
öĞRETMEN — Çocuklar, hiçbiriniz bilemediniz. Bilemezsiniz de. Görmediniz. Buna Fes derler. BİRKAÇ ÇOCUK — Fes nedir, öğretmenim?
öĞRETMEN — Eskiden Türklerin başlarına giydikleri şey.
BİR ÇOCUK — Eskiden Türkler bunu mu başlarına giyerlerdi?
öĞRETMEN — Ya çocuğum. Bunu giyerlerdi. Hem biliyor musunuz, bu ne renkte idi? (Çocuklar susarlar.)
öĞRETMEN — Kırmızı. (Çocuklar gülerler.)
öĞRETMEN (Püsküle işaret ederek) — Bir de şunun şurasında pırasa bıyığ gibi bir şey var. Görüyorsunuz ya, işte o da siyah iplikten yapılmış püsküldü. Başınıza böyle bir şey giymek ister misiniz?
ÇOCUKLAR HEP BİR AĞIZDAN — Hayır, hayır, hayır.
öĞRETMEN — İşte çocuklarım, biz Türklere padişahlar bu tuhaf şeyi giydirmişlerdi. Yabancılar da gülerlerdi. Tıpkı şimdi sizin güldüğünüz gibi. Gazi babamız bu püsküllü belâyı da başımızdan attırdı. Şimdi biz de bütün medenî milletler gibi şapka giyiyoruz. İyi yaptı değil mi?
ÇOCUKLAR — Çok iyi yaptı, çok iyi.
öĞRETMEN — Atatürk’ün başka yaptığı iyiliklerden ne biliyorsunuz?
(Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Erol, söyle bakayım, daha ne iyilikler yaptı bize?
EROL — Demiryolu yaptırdı, fabrikalar yaptırdı.
öĞRETMEN — Demiryolu iyi bir şey mi?
EROL — Çok iyi bir şey.
öĞRETMEN — Neden iyi bakayım?
EROL — Çabuk gider de ondan.
öĞRETMEN — Biliyor musunuz çocuklar, demiryolu yokken Sivas’tan Ankara’ya kaç günde gidilirmiş? (Çocuklar susar.)
öĞRETMEN — At arabası ile yirmi günde.
ÇOCUKLAR —Ooo…
öĞRETMEN — Şimdi biliyor musunuz aynı yol trenle ne kadar zamanda gidiliyor? (Çocuklar susar.)
öĞRETMEN — 18 saatte.
ÇOCUKLAR — Oooo…
öĞRETMEN — Bir gün 24 saat olduğuna göre yirmi gün kaç saat eder, düşünün bakayım? (Bir müddet sonra birkaç çocuk el kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle özcan.
öZCAN — 480 saat.
öĞRETMEN — Evet, eskiden Sivas’tan Ankara’ya 480 saatte gidilirmiş. Şimdi 18 saatte. Aradaki fark kaç saat tutuyor. (Çocuklar bir müddet düşünürler. Yine birkaçı ellerini kaldırır.)
öĞRETMEN — Söyle bakalım Ayşe?
AYŞE — 462 saat.
öĞRETMEN — Demek ki, Ankara’dan Sivas’a trenle gidersek 462 saat kazanıyoruz. Peki kazandık da ne çıkar? (Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle Ahmet?
AHMET — Askerler bile daha çabuk düşmana yetişir.
öĞRETMEN — Aferin Ahmet, çok güzel. Söyle Engin?
ENGİN — Mektuplar daha çabuk varır.
öĞRETMEN — Aferin Engin, çok doğru. Söyle Güler?
GÜLER — Bir yerden bir yere gönderilen mallar daha çabuk gider.
öĞRETMEN — Çok iyi Güler. Görüyorsunuz ya çocuklar Ata’mızın yaptırdığı tren yollarının bize ne büyük iyilikleri dokunuyor.
ÇOCUKLAR — Evet… Evet…
öĞRETMEN — Atamız bize daha başka ne iyilikler yaptı? (Birkaç çocuk ellerini kaldırır.) öĞRETMEN — Söyle Ertuğrul?
ERTUĞRUL — Orman Çiftliği ile Devlet Çiftliklerini yaptırdı.
öĞRETMEN — Orman Çiftliği nerededir?
ERTUĞRUL —- Ankara’da
öĞRETMEN — Orman Çiftliği’nin yerinde eskiden ne varmış biliyor musunuz?
ERTUĞRUL — Kupkuru bir tepe.
öĞRETMEN — Evet kupkuru bir tepe imiş. Şimdi nasıl olmuş?
ERTUĞRUL — Şimdi baştanbaşa ağaçlık?
öĞRETMEN — Başka?
ERTUĞRUL — Tarlalar da var.
öĞRETMEN — Nasıl tarlalar?
ERTUĞRUL — Güzel ekilmiş tarlalar… Yemyeşil oluyor ilkbaharda; yazın da altın gibi.
öĞRETMEN — Demek Ata’mız kupkuru toprakları ağaçlatmış. Ne çıkar ağaçlatmaktan? (Birkaç çocuk elini kaldırır.)
öĞRETMEN — Söyle özdemir.
öZDEMÎR — Kupkuru bir tepe çirkin. Ağaçlı bir tepe güzel…
öĞRETMEN — Güzel… Söyle Nilüfer?
NİLÜFER — Ağaç gölge yapar insanları sıcaktan korur.
öĞRETMEN — Güzel. Söyle Engin?
ENGİN — Ağaç insana yarar, tahta yapılır. Kupkuru tepe hiçbir işe yaramaz.
öĞRETMEN — Güzel… Ağaçtan yalnız tahta mı yapılır? Tahta yapmaktan başka bir şeye yarayan ağaçlar da yok mu? (Çocuklar ellerini kaldırır.)
öĞRETMEN — Söyle Can?
CAN — Yemiş veren ağaçlar da var.
öĞRETMEN — Doğru… Demek ki, ağaç çok faydalı bir şey. Ata’mız Devlet Çiftlikleri, ormanlıklar yapmakla bize ağaç sevgisini ve yeni ziraatçiliği öğretmiş. O halde biz de ağacı sevelim. Ağacı koruyalım. Ağaçsız yerleri ağaçlayalım. Peki başka Atamız daha neler yaptı? (Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle, Çetin?
ÇETİN — Memlekette Bankalar açtırdı.
öĞRETMEN — Sen bankayı nereden biliyorsun?
ÇETİN — Nasıl bilmem, kumbaram var.
öĞRETMEN — Ne yapıyorsun o kumbara ile?
ÇETİN — Para biriktiriyorum. Kumbaram dolunca babamla bankaya gidiyor boşaltıyorum. öĞRETMEN — Ne yapacaksın bu paralan?
ÇETİN — Büyüyünce ev yaptıracağım.
öĞRETMEN — Aferin Çetin çok iyi yapıyorsun. Damlaya damlaya göl olur, derler. Şimdi böyle küçük yaştan, az da olsa, para biriktirmeğe alışırsanız büyüyünce hepinizin bankada bir alay paranız toplanır. Bu paralarla ev yaptırırsınız. Bir işe girişirsiniz. Seyahat edersiniz. Bir sanat öğrenirsiniz. Daha başka yavrularım Ata’mız neler yaptı?
GÜLSEREN — Kadınları çarşaftan kurtarmış.
öĞRETMEN — O da ne demek?
GÜLSEREN — Büyük ablam anlattı; eskiden kızları büyüyünce mektebe göndermezlermiş; çarşafsız sokağa bile çıkarmazlarmış.
öĞRETMEN — Ya çocuklar, çarşaf diye bir şey vardı. Kadınlar bunu giymeden sokağa çıkamazlardı. Şimdi kızlarımız da erkekler gibi okuyorlar, yüksek mekteplere gidiyorlar, doktor, mühendis, avukat; dişçi oluyorlar.
öĞRETMEN — Başka daha Ata’mız ne yaptı?
(Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
öĞRETMEN — Söyle Nilüfer?
NİLÜFER — Yurdu kurtardı düşmanın yaktığı yerleri ve Ankara’yı yaptı.
öĞRETMEN — Çok güzel… Ankara eskiden nasılmış biliyor musun?
NİLÜFER — Küçük bir yermiş.
öĞRETMEN — Şimdi.
NİLÜFER — Güzel bir şehir oldu. Evler yapıldı. Yollar açıldı. Elektrik geldi. Kocaman bankalar, daireler, okullar, heykeller yapıldı. Yurtta fabrikalar yapıldı.
öĞRETMEN — Padişahlar nerede otururlarrnış?
NİLÜFER — İstanbul’da.
öĞRETMEN — Evet İstanbul’dan dışarıya çıkmazlarmış. Anadolu’ya hiç bakmazlarmış. Peki çocuklar… Size son bir sual daha soracağım. Bakalım bilecek misiniz? Ata, bütün yapılan büyük işleri kime emanet etti?
ÇOCUKLAR HEP BİR AĞIZDAN — Bize… Bize… Bize… Türk gençliğine.
öĞRETMEN — (Gençliğe hitabı okur. Bitince perde iner çocuklar çekilir ve Ata’mn büyük bir resmi veya heykeli bir müddet ortaya gösterilir.)
Vedat Nedim TöR
 

Kaynak:

 

www.kemaloruc.com 

 

Yazı kategorisi: Tiyatro metinleri | 5 Comments »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.